05.10.2019

Kuşların insanların üzerlerine sıçmadığı bir restorandı burası. Ona rağmen binlerce kuşun şakıyarak uçuştuğu…
Bunun nedeni bir mühendislik anlayışı olan küçük kuş tuvaletleriydi, restorandaki tüm kuşların kendileriyle birlikte taşıdıkları. Küçük bir tıpaları vardı ve haftada üç kez o tıpalar açılır, o tuvaletler boşaltılırdı bir çocuk tarafından. Çocuk hep korkardı. Ya kazayla bir kuş gökyüzüne kaçsa! O zaman ne olurdu hali acaba! Kuş uçmaz olurdu. Kendisini özgür zannederdi önceleri; ama anlardı.
Yaşadığında…

24.09.2019

Metalik griye boyanmış bir apartmanın bodrumundaydı stüdyom. Genelde büro ya da muayenehane olarak kullanılan dairelerin yer aldığı bir binaydı burası. Giriş katında da bir kafe bulunuyordu.
O da davul çalıyordu bu stüdyoda. Satın almıştı burayı. Orada burada çaldıklarından arttırarak…
Aslında bir stüdyoya o kadar çok ihtiyacı yoktu. Zaten her boş saati davul çalarak geçiyordu. Kurs falan da vermiyordu. Kiralasa da olurdu; ama bir baterinin her saat erişilebilir olması gerekiyordu onun için. Zaten evi falan da yoktu; çünkü stüdyoda uyumak durumundaydı. Yani burası onun her şeyiydi. Burada uyumak zorundaydı; zira davul çalmadan mümkünatı yok uyuyamazdı. Bu düşünüldüğünde burayı satın alması çok da gereksiz sayılmazdı.
Yıllar boyunca uykusuzluk çekmişti. Rastlantı sonucu ancak davul çaldıktan sonra uyuduğunu keşfettiğinde davulda çok çabuk ustalaşmış, hatırı sayılır davulculardan biri oluvermişti.
Davul setinin her elemanını ustalıkla kullanırdı; ama hi-hat ile yaptığı tam bir şölendi dinleyen için. Adeta her sesi çıkarabilirdi bir hi-hatten. Zaten onu uyutan hi-hat sesiydi. Onun için bir elektronik davulu hiçbir suretle eline almamıştı. Davulu bir orkestranın, bir müzik parçasının bir elemanı olduğu için değil, çıkarttabildiği sesler için çalardı. Zaten onun için çalmayı en çok sevdiği yer solo kısımlardı. Kendisini beğenmiş biri olduğundan ya da becerisini gösterme arzusunda bulunduğundan değil… Ancak o zaman kendisinden geçebilecek kadar mutlu olabildiğinden…
Bir gün bir kafeye çağırdılar onu. Gittiğinde sahne kenarındaki elektrodavulu gördüğünde şaşırdı. Her defasında bu soruyu sorduğu gibi bu kez de sormuş, ancak “akustik davul” cevabını aldıktan sonra işi kabul etmişti. Şimdi de insanlar sözleşmeyi hatırlatıyor, bir türlü bırakmıyorlardı peşini. Evet, saçma sapan bir sözleşme imzalatmışlardı ona bir gün için. Bilerek mi yapmışlardı? Bilinçli olarak mı zor durumda bırakmışlardı onu?
O gün, hiç yapmadığı şeyi yapıp binbir güçlüklerle bitirmişti geceyi. Evine geldikten sonra uyuyamamıştı. Tamm iki buçuk saat davul çalsa da bir türlü uyku tutmamıştı. Tutmayacaktı…
Bir daha asla davul onu uyutamayacaktı.

17.09.2019

Gördüğüm bir rüyanın hayatımı değiştireceğine asla inanmazdım. O gün kalktığımda da bunu düşünmemiştim bile. Sadece ne kadar gerçekçi bir rüya gördüğümü düşünmüştüm. Kendimce yorumlamaya da çalıştım; ama sıra dışı değildi bu benim için.
İlk tuhaflık, gün içerisinde bana rüyamı hatırlatan ilk şey, öğle yemeğinde istavrit kızartma olmasıydı. Tesadüftü, bir tesadüften başka ne olabilirdi ki…
Rüyamda istavrit görebilirdim pekala. O istavritler canlıydı ve denizde yüzüyorlardı. Ortalarında başka, farklı, önemli bir balığı koruyorlardı. Bunun için avlanmayı göze alıyorlardı. Genelde kolay avlanan bir balıktı istavrit; ama bu kez kendilerini feda ediyorlardı. Yani rüyamda öyle görmüştüm. Hem de bir tek balık için. Bir tek balığa sevdalanmış yüzlerce balık…
Balığın sarı çizgilerinin yanında yeşil pullar vardı. Diğerlerinden farkı buydu, yeşil pulları…
Yanımdaki kadının tabağında da böyle bir balık olmasa, belki de rüyama sadece tesadüf olarak bakmam kolay olurdu.

26.08.2019

“Metropollerlerde her şey var mıdır?”
Bunu soran, on üç yaşında ilk defa bir metropole ayak basmış bir kız çocuğuydu.
“Tabii ki,”
“O zaman insanlar neden cam bardaktan su içerler? Ağaçtan olma su tası varken neden cam bardak? Bu su kokmuyor ki, hiç kokmuyor!”
“Su kokmaz zaten. Hem ne kokacaktı ki?”
“Çam…”
“Çam mı? Cam bardak çok sağlıklı. Bunda iç işte suyunu.”

“Aaah! Param parça oldu işte, kırıldı.”

“Dur elin kesilecek! Ben toplarım…”

“Elim!”


Suyunu başka bir bardaktan içse de; teselli bulamamıştı çocuk. Uyumadan önce göğe baktı, belki babasının söylediği gibi gökteki yıldızlardan biri onların gözlerinin ferini ona ulaştırırdı. Yoktu… Gökte sadece bir sürü ışık vardı. Hangisinin yıldız olduğunu anlayamıyordu. Yıldızlar gizlenmişti. Yine de o; babasının ve annesinin kahve rengi gözlerini seçer gibi olabilmişti.
Metropol dedikleri yerde her şey yoktu; ama o, zar zor bulabildiği kahve rengi ışıklara bir şekilde hayatta kalacağına dair söz verdi.

23.08.2019

“Gel bakalım, sana bir şey söyleyeceğim.”
“Buyrun?”
“Şu adamı görüyor musun?”
“…”
“Ona şu belleği vermeni istiyorum senden.”
“Neden siz vermöiyorsunuz?”
“Şu parayı da sen al, kendine bir şeyler alırsın.”
“Tamam…”


Bir çocuğun bana verdiği küçücük bir bellekten sonra değişmişti hayatım. Aralarında geçen diyalog da aşağı yukarı böyle bir şey olmalıydı. Çocuk mantığını kim bilir kaç kuruşa satıP; bana para üstü verirmişçesine uzatmıştı. Gayri ihtiyari almıştım elindekini. Belleği gördüğümde şaşırmıştım. Bunun nereden çıktığını çocuğa soracakken uzaklaştığını görmüş, arkasından gitmemiştim. Sonra da merakıma yenilemeyip; bir internet kafeye gidip belleğe bakmıştım. Sadece bir metin belgesi vardı bellekte. Dosyada, çıktısını almaya bile değmeyen bir cümle yazılıydı. Bir yüklemden ibaret, öznesi gizli bir cümle…
“Gel” Bir noktalama işareti bile yoktu. Her cümle bir noktayla biterdi onlar için çünkü. Bunu yazıya dökmeye özellikle gerek duymazlardı. Kibirliydiler ve bunun için sebepleri vardı.
Gittim…
Artık içlerinden birisiydim. Zaten içlerinden birisiydim ve bunun geçerli hiçbir nedeni yoktu. Pişman bile değildim. Mecburiyet söz konusu olduğunda pişmanlığın hükmüğ olmazdı. Onlardan birisi olmaya mecburdum; çünkü bana vadedilen şeye ihtiyacım vardı. Mutluluğa, özgürlüğe ve bunların sonsuza kadar devam etmesine…