20.03.2019

Fayansları silmeye devam etti. Birisi tepesinde sigara içiyordu. Bir “Kolay gelsin,” bile demeden…
Hep böyleydi bu insanlar. Böylesine küçük bir şeyi bile esirgerlerdi diğer insanlardan. Sözde büyük insanlardı oysa. Sebili doldurması gerekiyordu. Bir çay kaşığı siyanür işlerini bitirirdi. Bu onun elindeydi. Ama böyle bir şeyi neden yapacaktı ki? Neden düşünüyordu? Kime yararı vardı bunun?
Doğrulup; “Binada sigara içmek yasak,” demekle yetindi.

19.03.2019

Çikolatalı kurabiyeyle hiç aram yoktu. Sadece kuru meyvelileri severdim. Hele tarçınlı olursa…
O kadın çok güzel yapardı. O genç, güzel kokan, güzel konuşan, güzel giyinmeyen kadın…
Evet, güzel giyinmezdi. Çoğunlukla vücut hatlarını göstermeyen kıyafetleri tercih ederdi. Eşofmanlar, omza öylece atılan kalın, yün şallar…
Sipariş usülü yemekler yapıp; küçük dükkanında onları sipariş ettiği insanların almasını bekleyerek geçinirdi. Tabii şansı yaver gittiğinde diğer insanların yiyebileceği şeyleri satıp sipariş verecek yeni insanlar toplayarak… Ya da sadece o an orada olan, bir daha gelmeyecek birisinin karnını doyurup beğenisini dinleyerek…
Dükkanında bir şeyler yapmasını izlemeyi çok severdim. Çoğunlukla güneş doğmadan işe başlardı ve ben bahaneler hazırlardım geçerken uğradığımı söyleyebilmek için.
Elektrikli sobasının, fırının ve bilgisayarının fişlerini takıp başlardı çalışmaya. Bulaşık makinesinin kendisine ait bir prizi olduğu için çıkarken çıkarmazdı fişini.
Radyosu ya da televizyonu yoktu. Teknolojiye ayak uydurup bilgisayardan bir şeyler dinleyip izlemeye başlamıştı.
Elektrikli sobası kaç defa bozulmuştu da beni çağırmak zorunda kalmıştı tamir etmem için. Severdim o aleti. Sık sık bozulması için kötü tamir ederdim.
Bir gün, ona kendi ellerimle, kablolardan, dış yüzeylerini soyarak; demirlerden ve yerde bulduğum oyuncak bir ayının peluş yüzeyinden yaptığım bir leyleği sundum.
Leyleğin gagasında bir bebek resmi vardı. Ben, kendi ellerimle çizmiştim.
Çocukları çok sevdiği ve bir çocuğu olmasını çok istediği için böyle tercih etmiştim ona onu sevdiğimi ve evlenmek istediğimi söylemeyi işte.
Kısır olduğunu nereden bilebilirdim?
Ağlayıp leyleğe sarıldığında ve buruk sesiyle bana söylediğinde öğrenmiştim.
Leyleği dükkanın kapısından dışarı atıp sarılmıştım ona.
Bu kadar yanlış bir teklif…
Ne yapacaktım şimdi?
Çocuğun önemli olmadığını söyleyemezdim. Önemliydi. Onu çok sevdiğimi söyleyebilirdim ama. Peki ya çocuk?
Bir gün girmeyecek miydi aramıza şu leylek, bize bebek getirmeyerek?
Evlat edinebilirdik. Kendim olmayan bir çocuğu sevebilirdim. Bu hayatta ne kendimizindi ki zaten? İki DNA mı sağlayacaktı mülkiyetin bende olacağına dair saçma sapan inancı?
Onu seviyordum; ama benim olduğu ya da olacağı yanılgısıyla değil. Mülkiyetime almak için onunla evlenmiyordum. Bir elektrikli sobayı bozmadan; ya da kötü tamir ederek onu görmeye çalışmamak için evleniyordum onunla. Vücut hatlarını görebilmek, düşüncelerine daha yakından şahit olabilmek, bedava kurabiyeden yiyebilmek, kavga edebilmek için evlenmek istiyordum.
Acaba nasıl kavga ediyordu? Bağırıyor muydu; yoksa sessiz mi götürüyordu kavgayı?
Ahh!
Kabul edecek miydi acaba evlenmeyi?

18.03.2019

‘Nedensiz bir mutsuzluk var içimde. Bir tür yorgunluk… Ümit yorgunluğu diyebilirim. Ümit etmekten mi; yoksa edememekten mi yorulduğumuysa söyleyemem; çünkü bilmiyorum.
Yorgunum bugün. Muhtemelen yarın da böyle olacak. Sadece daha az hissedebilme ihtimali var. Duyarsızlaşma gibi bir şey. Sadece mutlu olduğumda, mutlulukla ruh halim değiştiğinde hissedebiliyorum bu yorgunluğu; çünkü duyarsızlaşmadan çıkmış oluyor ruhum bir anlığına. Tekrar hissedebiliyorum, mutluluğu hissediyorum; ama kısa sürüyor tabii.
Belki bir gün…
O gün kısa sürmeyecek mutluluğum belki. Umut edebiliyor olacağım; ya da bundan, umut etmekten vazgeçmiş olacağım.
Belki de; mutsuzluğumu, yorgunluğumu bir insana söylediğimde, onun beni rahatlatabildiğinde geçecek her şey. Sözleriyle değil belki. Sadece varlığıyla…
Ya da tek başınalığın huzuruna kendimi tam olarak kaptırabildiğimde…
Korkarım ki, çok büyük ihtimalle hiç geçmeyecek…’
Bunları düşünüyordu genç adam taş bir bankta oturmuş etrafına bakarken. Zaten hep böyle şeyler düşünürdü kendi kendisine. Konuşur gibi düşünürdü. Tirat söyler gibi konuşurdu zihniyle.
Derken yaşlı bir kadın gelip yanına oturdu. Ağır kokuyordu kadın. Sidik ve kirli çamaşır… Kadının kokusu rahatsız ettiğinden yerinden kalkıp yürüdü.
Keşke biraz bekleyip; kadını kırmadan kalkabilseydi. Böylece kadının üzerine o tanıdık hüznü bir gülle gibi fırlatmamış olurdu.
Hep böyle mi olurdu?
Üzülen üzer miydi hep?

17.03.2019

Soğan doğruyordu… Radyonun antenini oynattı; çünkü çok sevdiği program hafif cızırtılı bir yayın yapmaktaydı. Alüminyum folyoyla çekim kalitesini güçlendirmeye çalışmıştı; ama dinlemeyi çok sevdiği programı bulunduran radyo istasyonu devamlı cızırdıyordu.
Aniden cızırtı kesildi ve net bir şarkı duyuldu radyosunun güçlü hoparlörlerinden. Enstrumansız, çıplak sesli bir şarkı… İki kişi söylüyordu. Detone olmadan… Tertemiz ve mutlu seslerle.
Seslerin mutlu olduğunu biliyordu; çünkü söyleyenlerden birisiydi. Yirmi iki yıl önce… Tam yirmi iki yıl…
Diğeri çoktan ölmüştü. Yaşasaydı soğanı doğrayacak olan kişiydi. Belki de soğanı kendisi doğrardı; ama soğan doğrama işi kadına ait olurdu genelde ya…
Gerçi onlar hiç aynı evi paylaşmamışlardı. Soğanı kim doğrayacak kavgası da yapmamışlardı dolayısıyla. Ölümden önce ayrılmışlardı sebepsizce. Sonra da o, ölmüştü.
Tartışmadan önceki son şarkılarıydı. Sonra, iki gün sonra aniden ölüvermişti. Bir yangında, duman zehirlenmesinden gitmişti. Uykusunda…
Pişman olmamıştı; çünkü ikisi de birbirlerini sevdiklerini biliyorlardı ve o kavga edilmeliydi. Söylenmemiş bir şey yoktu aralarında. Yine de özlem… Ah o devasa, o kesif, o, nefes kadar vazgeçilemez olan özlem…
O da olmasa…
Gerçi, galiba olmayacaktı artık. Eğer bu radyoda seslerini duymaktaydıysa, bu bir kavuşma alameti olmalıydı.
O denli sabırsızdı ki, bir elinde soğan, diğer elinde bıçak varken yarı yolda bırakıp gitmişti bedenini ruhu.
Öylece, mutfak tezgahına dayanmışken…

16.03.2019

Sınıfa girdi… Askılıkta hiçbir şey yoktu kancalardan birine takılan bir askı hariç.
Bu durumu saçma buluyordu artık. Zaten askılık olan bir şeyde neden askıyla asılırdı ceketler? Askıya gerek yoktu ki… O askıyı, kesin titiz bir genç koymuştu oraya ve almayı unutmuştu muhtemelen.
Eskiden kendisi de öyleydi. Tuhaf huyları vardı okuldayken. Mesela, her sabah ağzı güzel koksun diye bir dal maydanoz çiğnerdi. Uyumadan önce, diğer arkadaşlarının nefeslerini dinler, herkes uyuduktan sonra uyurdu. Dolabı asla dağılmaz, sırası bozulmazdı. Yemekhane ve temizlik nöbetlerinde yanına kimseyi almaz, her işi kendi yapardı.
Zaten arkadaşı yok gibi bir şeydi. Herkesle konuşurdu; ama özeli yoktu o zamanlar.
Aslına bakılırsa şimdi de öyleydi. Yatılı okulda bile birisiyle samimi olmayan birisinden ne beklerdiniz ki?
Samimiyet ona göre değildi. Kendisiyle bile samimi olduğu söylenemezdi. O sadece bir şeyler yapardı o kadar. Zaten düşündükleri de hep bir şeyler yapmakla ilgiliydi. Kişisel şeyler değildi ama.
O sınıfa, camından atlamak için girmişti. Yani yine bir şey yapmak için… Düşünmeden…
Neyi neden yaptığını samimi bir şekilde kendisine sormadan…