17.09.2019

Gördüğüm bir rüyanın hayatımı değiştireceğine asla inanmazdım. O gün kalktığımda da bunu düşünmemiştim bile. Sadece ne kadar gerçekçi bir rüya gördüğümü düşünmüştüm. Kendimce yorumlamaya da çalıştım; ama sıra dışı değildi bu benim için.
İlk tuhaflık, gün içerisinde bana rüyamı hatırlatan ilk şey, öğle yemeğinde istavrit kızartma olmasıydı. Tesadüftü, bir tesadüften başka ne olabilirdi ki…
Rüyamda istavrit görebilirdim pekala. O istavritler canlıydı ve denizde yüzüyorlardı. Ortalarında başka, farklı, önemli bir balığı koruyorlardı. Bunun için avlanmayı göze alıyorlardı. Genelde kolay avlanan bir balıktı istavrit; ama bu kez kendilerini feda ediyorlardı. Yani rüyamda öyle görmüştüm. Hem de bir tek balık için. Bir tek balığa sevdalanmış yüzlerce balık…
Balığın sarı çizgilerinin yanında yeşil pullar vardı. Diğerlerinden farkı buydu, yeşil pulları…
Yanımdaki kadının tabağında da böyle bir balık olmasa, belki de rüyama sadece tesadüf olarak bakmam kolay olurdu.

26.08.2019

“Metropollerlerde her şey var mıdır?”
Bunu soran, on üç yaşında ilk defa bir metropole ayak basmış bir kız çocuğuydu.
“Tabii ki,”
“O zaman insanlar neden cam bardaktan su içerler? Ağaçtan olma su tası varken neden cam bardak? Bu su kokmuyor ki, hiç kokmuyor!”
“Su kokmaz zaten. Hem ne kokacaktı ki?”
“Çam…”
“Çam mı? Cam bardak çok sağlıklı. Bunda iç işte suyunu.”

“Aaah! Param parça oldu işte, kırıldı.”

“Dur elin kesilecek! Ben toplarım…”

“Elim!”


Suyunu başka bir bardaktan içse de; teselli bulamamıştı çocuk. Uyumadan önce göğe baktı, belki babasının söylediği gibi gökteki yıldızlardan biri onların gözlerinin ferini ona ulaştırırdı. Yoktu… Gökte sadece bir sürü ışık vardı. Hangisinin yıldız olduğunu anlayamıyordu. Yıldızlar gizlenmişti. Yine de o; babasının ve annesinin kahve rengi gözlerini seçer gibi olabilmişti.
Metropol dedikleri yerde her şey yoktu; ama o, zar zor bulabildiği kahve rengi ışıklara bir şekilde hayatta kalacağına dair söz verdi.

23.08.2019

“Gel bakalım, sana bir şey söyleyeceğim.”
“Buyrun?”
“Şu adamı görüyor musun?”
“…”
“Ona şu belleği vermeni istiyorum senden.”
“Neden siz vermöiyorsunuz?”
“Şu parayı da sen al, kendine bir şeyler alırsın.”
“Tamam…”


Bir çocuğun bana verdiği küçücük bir bellekten sonra değişmişti hayatım. Aralarında geçen diyalog da aşağı yukarı böyle bir şey olmalıydı. Çocuk mantığını kim bilir kaç kuruşa satıP; bana para üstü verirmişçesine uzatmıştı. Gayri ihtiyari almıştım elindekini. Belleği gördüğümde şaşırmıştım. Bunun nereden çıktığını çocuğa soracakken uzaklaştığını görmüş, arkasından gitmemiştim. Sonra da merakıma yenilemeyip; bir internet kafeye gidip belleğe bakmıştım. Sadece bir metin belgesi vardı bellekte. Dosyada, çıktısını almaya bile değmeyen bir cümle yazılıydı. Bir yüklemden ibaret, öznesi gizli bir cümle…
“Gel” Bir noktalama işareti bile yoktu. Her cümle bir noktayla biterdi onlar için çünkü. Bunu yazıya dökmeye özellikle gerek duymazlardı. Kibirliydiler ve bunun için sebepleri vardı.
Gittim…
Artık içlerinden birisiydim. Zaten içlerinden birisiydim ve bunun geçerli hiçbir nedeni yoktu. Pişman bile değildim. Mecburiyet söz konusu olduğunda pişmanlığın hükmüğ olmazdı. Onlardan birisi olmaya mecburdum; çünkü bana vadedilen şeye ihtiyacım vardı. Mutluluğa, özgürlüğe ve bunların sonsuza kadar devam etmesine…

16.08.2019

Bilir misiniz beyefendi, bir tavuğun sesinin hep çilekeş olduğunu düşünmüşümdür. Oysa herkes ‘tavuk gibi gülme,’ der bana; ama bunu dediklerinde gülüşüme bir ara verir, acı acı gülümserim. Mutluluktan eser olmayan bir gülümsemedir bu. Bir saniye önceki o katıksız mutluluğu özleyen bir tebessüm. Gözlerim bulutlanır. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yapmak zorunda hissederim kendimi ve öyle yaparım. Oysa kahkaha atan diyaframıma bir değirmen taşı oturmuştur sanki. Bu taş orada kalıcıymış gibi gelir.
Bunun nedeni, çocukken bir adamı, bir tavuğa; tavuk için çok kötü olan, ama adama zevk veren bir şeyi yaparken görmemdir. Bu yetmezmiş gibi, bir sonraki gül tavuk öldüğünde, adamın onu afiyetle yiyebilecek bir mideye sahip olduğuna bizzat şahit olduğumdandır.
Onun için beyefendi, bir tavuğun gülüşü ve kaderine sahip olmak, gerçekten hiç komik değildir.

15.08.2019

Bir masal anlatmıştı abim bir gün. Bir sarayın bahçivanının oğlu padişahın kızına aşık olur. Padişahın da bir arzusu vardır; her kim ki bir dünya dolusu altın getirirse, kızına sahip olacaktır. ‘Sahip olmak’ tabirinin altını çizememiştim o zamanlar. Bahçivanın oğlu da kıza talip olur. Padişah kızar. Durup durmadık yerde, bahçivanın oğluna kırk gün içinde altınları getirmezse kellesinin gideceğini haykırır. ‘Niye ki kardeşim?’ diye soramamıştım o yaşlarda. Neden diğer insanların kelleleri gitmiyor da bizim bahçivanın oğlununki gidiyor? Bu nasıl bir egodur…
Sonra bizim oğlan, babasının alın teriyle kazandığı kırk altını pazardan aldığı mavi bir topun içine koyup; topun üzerine paraleliyle, meridyeniyle bir dünya şekli çizerek ve çamura bulayarak padişaha verir. Padişah için epey büyük bir sürprizdir bahçivanın yaptığı. Halbu ki, aslında bu ekonomimimizin bir tür özeti gibi değil midir? Padişahtan aldığı altını süslü bir şekilde geriye vermekten başka bir şey yapmadan padişahın hazinesini kapmıştır bizim esas oğlan. Oğlan riske girmiş, istediğini almıştır. Zehirli bir sarmaşığın şifalı meyvesini sarmaşıktan zarar görmeden yürütmüştür. Peki kız? O, sarmaşığın meyvesidir, zehirlidir o da. Diğer yandan da tedavi edicidir ve hangisinin geçerli olacağı meyveye yapılan muameleye bağlıdır. Bizim bahçivanın oğlu eğer babasını dinlemiş, bitkiler hakkında malumat sahibi, meyveyle muhabbet içre olmuş ise, muhtemelen meyveden iyi anlamaktadır. Yok, sadece hırsına yenik düşüp meyvenin güzelliğine aldanmışsa vay halinedir.
Abim kurnaz bir adamdı. Muhtemelen bahçivanın oğlunun kurnazlığına hayran kalmıştı. O bu masalı bana neden anlatmıştı bilmiyorum; ama ben şimdi size belli bir amaç için anlatmış bulunuyorum.