01.04.2018

Penceresinin önünde durmuş düşünüyordu. Perde kapalıyken neden penceresinin önünde durduğu meçhuldü; gerçi perdenin üzerindeki resimlerde de o sokağın bir anını gösteren durgun; ama hareketli figürler vardı. Kendisi yapmıştı o resimleri. Yoğun bir anın fotoğrafını çekip o fotoğrafın aynısını perdeye kumaş boyalarıyla geçirmişti. Arabaların birkaçının plakaları bile görünüyordu. İnsanlardan birkaçı tanıdıktı. Ne var ki o perdeye de bakmıyordu. Sanki, pencere, bambaşka bir evrene geçmesini sağlayan bir boyut kapısıydı ve o kapalı olsa bile boyut kapısından her şeyi görebiliyordu. Hatta pencere kapalı olduğu için boyut kapısı açılmış bile olabilirdi.
Bir stüdyo daireydi burası. On yıldır bu daireye ayak basan tek kişi oydu. Bir tamirci bile girmemişti, bir komşu kapının önünden içeriye dahi bakmamıştı. Kargocular eve gelmezdi; çünkü siparişlerinin iş yerine kargolanmasını sağlardı.
Daire onun bakir mabediydi. Her zaman temizdi ve güzel kokardı. İnternetten Gülçiçek adlı bir markanın yaptığı oda spreyini alır ve makinesini yarım saat aralıklarla sıkması için programlardı. Harika bir kokuydu bu. Yer yer cam kaselere su içinde koyduğu karanfil taneleriyle birlikte evinin daima güzel kokmasını sağlardı. Çamaşır suyu ve kimyasal çözücüler yerine oksijen bazlı deterjanlar kullanırdı. Bu deterjanların içeriğine çok dikkat ederdi.
Evinde klasik bir koltuk yoktu. Kendi elleriyle tatamiye benzeyen, tek farkları ince ama yumuşak minderleri olan mobilya parçaları yapmıştı. Biri hariç… Bir tane de at şeklinde mobilya yapmıştı. At şeklinde bir koltuk. Atın üzerinde koşar hissini vererek sallanan, dizginleri çektiğinde duran, toynakları ve parmak kemikleri dahi olacak kadar detayları bulunan…
Duvarlarına da kendi elleriyle mozaik taşlarıyla soyut ve somut resimler yapmıştı. Velhasıl, evin her köşesi sevgiyle donatılmıştı.
Peki, bu her santimini zevkle işlediği mabedinde dahi düşünceli olmasının nedeni neydi?
Evine birisini davet etmek zorunda bırakılmıştı. Zorda kalmış bir iş arkadaşı…
Sırf doğrudan sorulmuş bir soruya, bir ricaya ‘hayır’ diyemediğinden, herhangi bir bahane de aklına gelmediğinden, kimsenin girmediği evine pek hazzetmediği birisi girecekti.
Ve kapı çalıyordu! Bir kapı zili bile bulunmayan, tokmağı sökülmüş kapı, klasik bir şekilde parmaklarla vurularak çalınıyordu.
Işıkları çoktan söndürmüştü.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: