03.10.2018

Üç boyutlu olduğu bile belli olmayan, salyangoz izine benzeyen mürekkeple yazan bir kalemle yaratıyordu her şeyi, otuzuna bile gelmemiş olan kadın.
Tevekkeli değil, kalem de salyangoz kabuğundan yapılmaydı. Elinde kalem, her yere, o mürekkepten küçük izler bırakıyordu. Belli belirsiz sezilen; tek farkı, hiçbir yağmurda silinmeyecek olan izler…
Bu kalemle bir araç çizmekteydi yavaş yavaş. Her bir çizgisini bir günde çizmek zorunda hissediyordu kendisini. Bir tek hata bile yapmaktan deli gibi korkuyordu.
Her yere gitmek istiyordu bu araçla. Mesela Mars’a…
Uzaya gitmek için yapmamıştı gerçi onu; ama gidebilecek olmak istemesi doğal değil miydi? Hem de yapabilecek güçteyse ki o öyleydi.
Bir düşüncesiyle, o iki boyutlu mürekkep üç boyutlu hale gelebilirdi. Bunu nasıl yapabildiğini bilmek de ona ayrı bir kudret veriyordu. Kalemi kırılsa ya da kaybolsa yenisini yapabilirdi. Bu bir büyü falan değildi. Teknolojiydi. Onun icat ettiği bir tür teknoloji…
Aslına bakılırsa, böyle bir şey icat etmek mucize falan değildi. Her şeyi yapıyor olmak büyük bir olay sayılmazdı sözün kısası. Asıl olay, ne yapacağını bilmek, farklı şeyler yapabilmekti. O kalemi kullanabilmekti aslolan yani.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: