07.01.2019

Saçma bir reklam vardı bir zamanlar… Hangi ürünün reklamını yapmaya çalıştıklarını anımsamasam da; reklamın şarkısının ilk iki dizesi, o adamı anlatmam için biçilmiş kaftandı.
‘bir adam vardı,
Canı sıkılan…’
İşte o canı sıkılan bir adamdı. Muhtemelen reklamın anlatmaya çalıştığı cinsten bir can sıkıntısı değildi bu. Onun canının sıkılması bir tür diyalektiği başlatıyordu. Can sıkıntısı, bundan kurtulmak üzere bir çözüm arayışı… veeee! Çözüm!
Normal boyutlarda bir evi, devasa bir atölyesi vardı. Bunu söylemek çok banal gelecek; ama bunu sıfırdan yaratmıştı. Aslında sıfırdan değil… ‘sıfırdan yaratmak’ tabiri her ne kadar kulağa hoş gelse de durum hiç öyle olmamıştır elbette. Onun da bitmez tükenmez bir merakı ve eyleme geçme hevesi vardı cebinde. Okullarını açıktan okumuştu. İlk okulu da köyünde bitirmişti zaten. Sonra evini kendisi için, nasıl isterse öyle döşemişti. Tezgahlar, üç boyutlu yazıcılar almıştı kendisine… Elektronik sensörler, devre elemanları, kodlanabilen kartlar ve daha birçok şey de…
Bunları kullanmayı öğrenmiş ve evindeki her şeyi değiştirmişti. Gerek görsel, gerekse işleyiş olarak. Mesela çamaşır makinesini…
O ender mizah anlayışıyla, bir tür cin görümünde yapmıştı makinenin dış çerçevesini; ama kafasına bir yemeni bağlamış bir cin…
Aksamını geliştirmiş, hatta makineyle diyalog kurabilmeyi de sağlamıştı.
Bulaşık makinesini de kızgın bir aşçı görünümünde modifiye etmişti.
Elektrik süpürgesini sevimli bir fil, su ısıtıcısını bir yanardağ minyatürü…
Evini ve atölyesini müstakil bir araziye kurmuştu. Gerçi bir apartman dairesinde başlatmıştı her şeyi; ama son hali böyleydi.
Arkadaşları, onun evine gittiklerinde Alice gibi hissediyorlardı kendilerini. En azından öyle söylüyorlardı…
Ben biraz daha şanslıydım. Onun en yakın arkadaşı, eşiydim.
Bir gün, onun pek sevdiği, benimse tahammül ettiğim birisi, ona politikaya atılması gerektiğini söyleyiverdi. Belki kendisi bile inanmayarak…
Oysa ciddiye almıştı bizimki. Ciddiye almıştı almasına da; farklı, çok farklı biçimde…
Seçim kampanyasına sadece bin lira harcadı. Fotoğrafçıya vermişti parayı ve o da bizim evimizi, onun yaptığı her farklı şeyi çekmişti. Bu kadardı işte…
Sloganı da; ‘Değişim kendinizde başlar,’ idi.
En küçük yerden başlamıştı.
Bu kez kazanmıştı ve devam edecekti kazanmaya…
Acaba değişecek miydi insanları, ülkeyi değiştirirken?
İşte en büyük korkum buydu.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: