11.02.2019

Yalnızlığı henüz idrak ettiğim zamanlardı. İşte o zaman, o parfümün kokusuyla anladım gösterişin hüznünü. Gösterişli bir kokuydu; ama edebi bir eser ve o eseri içime sindirdiğim zamanlardaki tuhaf yalnızlığımla, o gösterişli koku, hüzne bulandı. Tıpkı elektroliz yoluyla altın kaplanmışçasına…
Şeker kokuyordu parfüm. Ağırdı, pahalıydı ve keskindi. O zamanlar on bir,on iki yaşlarında olmama rağmen, tazecik tenim, o ağırlığı taşıyabilirdi.
Taşımıştı da…
Bir sürü ıtırlı çiçek, baharat da vardı içinde. Onlar, sonra olacağım kadının ruhundan haber veriyordu şimdiden. Gösterişli ve hüzün kaplamalı… Tıpkı altın kaplama bir madalya gibi… O madalya ‘altın madalya’ değil midir? Kimse ödül verilirken ‘Bu madalya sarıya boyanmış ya da altın kaplanmış’ demez ki.
İşte tıpkı o madalya gibi olacaktım. Hatta o zamandan olmuştum bile. Hüzünlü kadın…
Gösteriş unutulmuş, ya da gizlenmişti bir yerlere. Yahut da, hüznü taşıyan demir kaplı bir elmas duruyordu oralarda bir yerde.
Eh, o parfümü o gün bu gündür aramaktayım.
Bulabilecek miyim; ya da artık bir önemi var mı bilmesem de; arıyor olmak, arayışın ekşi sosuyla da olsa, belki de sırf bunun için, çok güzel…

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: