11.12.2017

Mırıldanıyordu… Daima, hayatının her anında mırıldanıyordu. Ne dediğini anlamıyordu hiç kimse; ama onu yakından gözlemlediğim için ben bazen mırıltısının içinden bazı sözcükler seçebiliyordum. Gerçi seçsem ne olurdu ki? Bir cümleyi dahi oluşturmayan sözcüklerle hiçbir şey anlayamıyordum. Dolayısıyla onun yanından geçen herhangi birisinden farksızdım. Yine de ben onu önemsiyordum. Neden bilmiyordum; ama bana çok kötü bir şey yaşadıktan sonra bu hale gelmiş olduğunu düşündürüyordu hareketleri. Mesela, bazen dalıp dalıp gidişi. Gözlerinin yerli yersiz doluşu; ama ağlamayışı. Sanki acıdan zihnine unutturmayı başarsa da bedenine kazınmış olan bir şey yaşamıştı. Hücreleri ağlıyordu da; bu görevi gözlerine vermişlerdi ve herbir hücreden mikroskobik gözyaşları hücreden hücreye geçiyor, geçerken de küçük çapta bir çığ gibi çoğalıyor ve gözlerine kadar ulaşıyordu.
Merak ediyordum; ama magazinsel bir merak olmasından utanıyordum. Merakım ona nasıl faydalı olacaktı? Elbette hiçbir faydası olmayacaktı. O zaman ona nasıl faydalı olacağımı düşünmek yerine neden acısının sebebini merak ediyordum? Evet evet, acısının neden kaynaklandığını bilirsem belki ona faydalı olmamın bir yolunu bulabilirdim; ama ben kim oluyordum ki onun bulamadığı bir yolu bulacaktım. Hem belki de bu da merakımın yarattığı bir tür bahaneydi.
Zaten bahane olmayıp gerçekten bu durumundan kurtulması için bir yol bulabilecek olsaydım bile, nasıl öğrenecektim ki bunu?
Kadınla iletişim kurulamıyordu ki. Tabii bazen gözlerinde beni tanıdığına dair bir ışık beliriyordu, fark ediyordum bu durumu. Hepsi o kadardı ama. Küçük bir ışık…
Bir öğle tatilinde, bir telefon gelmişti ve telefonda değer verdiğim, çok değer versem de bir türlü tartışmadan duramadığımız, birbirimizi bir türlü anlayamasak da garip bir şekilde çok sevdiğim bir insanın öldüğünü öğrenmiştim.
O kadar tuhaf bir ilişkimiz vardı ki onunla, bir köprüdeki iki inatçı keçi tabiri yetersiz, hatta çok çocukça kalırdı. Biz birbirimizle anlaşmaktan korkan iki salak keçiydik. Anlaşırsak birbirimizden vazgeçemeyecektik belki de. İliklerimde hissediyordum bu durumu ve onun da aynısını hissettiğini adım gibi biliyordum. Neden korkuyorduk bilmiyordum; ama anlaşamıyorduk işte.
Öldüğünü duyunca ağladım… Ağladım… Ağladım…
Ettiğimiz kavgalara, birbirimize küskün geçirdiğimiz aylara, zevklerimizin bir kısmı aynı olsa da onları birbirimizle yaşamayışımıza, ölmeden önceki son sözünün ‘def ol,’ oluşuna. Benim tıpkı bir papağan gibi onu tekrarlayışıma…
İşte o zaman, yani ben içime gömülmüş, tıpkı onun kendi kendisine konuşurken yaptığı gibi kendi kendime ağlarken ve düşüncelerim allak bullakken önüme çıkıverdi.
Gözyaşlarıma dokunup ‘ağlama,’ dedi.
Lafı birbirimizden aldık, tıpkı kendi kendimize konuşur gibi; ama birbirimize, konuştuk… Konuştuk…

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: