14.05.2019

Sabah ezanıyla kalkmıştım. Namazımı kılıp çıktım. Bir işim ya da gidecek bir yerim yoktu. Çıkmak istiyordum yine de. Belki bir iş bulurdum. Ya da yapacak başka bir şeyler. Sabit durmakla bir şey geçmemişti elime. Tabii bir şey üzerinde düşünmediğim sürece.
Yürüdüm… Saçsız ve sakalsız olsa da; yaşlı bir adama benzeyen küçük bir çocuk duruyordu yolun kenarında. Öylece dikiliyordu. Yanına gittim. Ben de dikilmeye başladım. Sabırla çocuğu bekleyecektim. Ondan bir şey öğrenmeyi…
Hissediyordum! Bu çocuk farklıydı…
Hiç hareket etmiyordu. Elinde küçücük bir şey vardı. Onu sıkıca tutan eli ve bunun için kasılmış kol kasları dışında gevşekçe öylece duruyordu sadece.
Sonunda sabır meyvesini vermişti. Çocuk elindeki şeyi avcuma koyup hareketsiz nöbetine devam etti. Ondan alacağımı almış olmalıydım.
Avcuma konulan şeye baktım neden sonra. Elmastan, bayağı bayağı elmastan yontulmuş küçük bir saban vardı. Bir kolye ucuydu. Ucunda da sağlam, siyah bir ip…
Çocuk elini bana doğru uzattı. Parmaklarının olduğu yer boştu. Hava değildi oradaki. Boşluktu… Hiçlikti… Hiçbir şey görünmüyordu. Belki bulaşıcı bile olabilirdi. Çocuk alnına sürdü olmayan, boşluk olan parmaklarını. Alnındaki bir yer hiçliğe karıştı.
Yokluk bulaşıcıydı.
‘Bu sabanı bir yere, bir şeye saplarsan, onun özündeki yokluğu çıkarırsın. Varlığı kuvvetlendiren yokluğu… Yani varlığı sürersin…’
Çocuk parmaklarına üfledi. Düşüncesini, ruhunu üfledi. Parmakları artık vardı. Parmaklarını alnındaki o noktaya sürdü. O nokta da yeniden var oldu.
‘Yapman gereken hatırlamak,’ dedi çocuk.
‘Ve her hatırlayışının, aslında hiçlik karşısında bir şükür olduğunu bilmek. Varlığın tohumunu atmak için yokluğa sürmek…’

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: