15.04.2018

Bir devenin tuhaf yürüyüşünü andıran bir yürüyüş tarzı vardı. Nazik ve zarif…
Onu ofiste her görüşümde şaşırırdım. Burada ne işi vardı, bir türlü anlayıp alışamamıştım. Onun yeri bir çöldü benim nazarımda. Sırtında hiçbir şey olmaksızın yürüyen, yabani bir deve olmalıydı o, bir sürü işi yetiştirmek zorunda olan bir getir götürcü değil…
Getir götür yapmasının yanı sıra şirketin hesap işlerini de yapıyordu. Şirketin eli ayağıydı. Bu işleri yaparken hiç acele etmeden; zarifçe hareket edişine hayrandım. Yemek yerken dahi sakindi. Acaba kızdığında da bir deve kadar yabanıllaşıyor muydu?
İlginçti; ama sesi bile deve bozlamasına benzeyen bir tondaydı. Yani elbette o kadar gür ve gırtlaktan çıkmıyordu. Konuşurken tonunun devamlı pürüzlü bir yapısı olması bir devenin bozlamasını andırıyordu. Sanki devamlı susamışçasına, dili damağı kurumuş gibi pürüzlüydü sesi.
Bir gün, şansımız yaver gitmeyip riskli bir anlaşmadan zararla kalkınca, riskin çok büyük olduğunu ve şirketin borcunu ödemek için iflası kabul etmek zorunda kaldığımızı fark etmiştim patron olarak. Şirkette çalışanların işine son verip her şeyi dağıtınca, doğal olarak onun da işine son vermek zorunda kalmıştım. En çok da onun kadar saygı duyduğum, yabanıl zarifliğine, ağırbaşlılığına hayran olduğum bir insanı bir daha görememek ve ne yapacağı, bu felaketten nasıl sıyıracağı hakkında endişelenmek canımı yakmıştı.


Üç yıl sonraydı. Bir şekilde kendimi, işimi kurtarmıştım. Başka risklere atılmış, çok farklı bir alanda başka bir şirket kurmuştum. O gün, yürüyüşe çıkmış, düşüncelerimde ve adımlarımda fazla açılmıştım. Kenar mahallelerden birinde onu gördüm. Tıpkı bir deve gibi çökmüş, uzun boynunu geriye eğerek ucuz bir şarap şişesinden son bir yudum almaktaydı. Üstü başı yırtıktı; ama diğer evsizlerin kirli perişanlığındansa, en fazla zarafetle pecmürde görünüyordu. Zayıftı; ama bıkkın ve yılgın değildi. Tıpkı bir deve gibi, su içmeden uzun süre yaşamasını becermiş, beni beklemişti.
Hiç vakit geçirmeden onu himayeme alıp yeni şirketimde bir iş verdim. Onun imdadına koşmuş olmak, onu himayeme almak ona duyduğum saygı ve hayranlığımdan en ufak bir şey eksiltmemişti. Dayanıklıydı; ama risk almamıştı benim gibi. Tabii en başından, benim aptalca bir riskim yüzünden dayanmak zorunda kalmıştı. Elbette, kahramanca dayanmıştı.
Bu dünyanın, benim gibilere olduğundan daha çok ihtiyacı vardı onun gibilere…

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: