Kategoriler
edebiyat Genel

15.11.2017

Telefonunu eline aldığında tuhaf şekillerden oluşan bir mesajın geldiğini gördü. Gönderen kişi ya da numara görünmüyordu. Sadece birkaç tane sınıflandıramadığı, bir şeye benzetemediği, kayan şekil vardı.

Telefonundaki verilere mi göz koymuşlardı acaba? Bakışlarını şekillere sabitledi. Sabitlediği an, adeta zihni yalpalamaya başlamıştı. Sonra uçmaya başladı. Acaba bedeniyle mi, yoksa zihniyle mi uçuyordu? Ceplerinde ne olduğunu hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı. Elini cebine soktu ve banka kartıyla alışveriş yaptıktan sonra ayakkabı mağazasının verdiği işlem kağıdını çıkardı. Acaba bilinçaltında mı hatırlıyor ya da uyduruyordu bu kağıdın varlığını; yoksa gerçekten tüm varlığıyla uçmakta mıydı?

Bu arada nereye gidiyordu acaba?

Zifiri karanlık bir boşlukta uçuyordu. Hiçbir şey göremiyor, havayı dahi hissedemiyordu. Belki de hipnotize edilmekteydi şimdi. Bu mesajı onun için göndermişlerdi.

Ünlü bir terapistin sekreteri olarak çalışıyordu. Bir ihtimal işiyle ilgili bir saçmalıktı. Eşi de sekreterdi. Onun sekreterlik yaptığı yer de bir avukatın bürosuydu. Eşiyle ilgili bir durum da olabilirdi.

Zamansal ve mekânsal algısı tümüyle yitmişti. Hatta düşünebilmesi dışında varlığıyla ilişkili hiçbir şey algılamamaktaydı.

Bir süre sonra, nasıl olduğunu anlamamıştı; ama durduğunu fark etti. Durduktan sonra hareket etmiş olduğuna emin olabilmişti. Böylece iki şeyden emindi artık. Bir zamanlar hareket ediyordu ve şimdi de durmuştu. Ne kadardır olmuştu bilmiyordu; ama sonra yine harekete geçti.

Ardından aniden duyularını kullanabilir oluverdi. Varacağı yere varmıştı anlaşılan.

Fark ettiği ilk şey, buranın bir çeşit laboratuvara benzediği idi. İkinci şeyse, buradaki kimseyi tanımadığı… Bunu tahmin etmeliydi gerçi, ama tahmin edip etmemesi korkup korkmayacağını belirlemezdi ki.

Bir görevli onu fark ettiğinde, sessiz bir alarm düğmesine basmışçasına herkes etrafına toplandı.

Elinden bırakmadığı telefonu aldılar hemen.

Yanlış numaraydı. Onu yanlışlıkla buraya getirmişlerdi meğer. Onlar bu yanlışlığın kimin kabahati olduğunu, neden kaynaklandığını tartışadursunlar, o orada ne olduğunu, neden insanları bu şekilde, olağan üstü bir teknolojiyle buraya getirdiklerini merak ediyordu. Aynı zamanda bu kadar gizli bir şeye kazara karıştırıldığından akıbetini de merak etmekteydi. Öyle ya, bu kadar muhteşem bir teknolojinin varlığı eğer onu gizlemek istemeselerdi mutlaka insanların kulaklarına çalınırdı. Onun ağzının sıkı olacağını nereden bilebilirlerdi ki? Ya onu öldürürlerse?

Adeta ağaçtaki koparılmayı bekleyen bir elma gibiydi. İnsanların onu koparıp koparmamaları hakkında hiçbir söz hakkı yoktu.

Nihayet kararlarını vermişlerdi.

Onu da aralarına katacaklardı; çünkü yaptıkları araştırmalar sonucu, numaranın yanlış olmadığı anlaşılmıştı. Bu numaranın eski sahibi olan adam insanları dolandırarak zengin olan birisi olduğundan, foyası ortaya çıkınca diğer her şeyiyle birlikte telefon hattını da iptal ettirip ortadan toz olmuştu. İptal ettirmeden önce bu çok gizli oluşuma bir arkadaşı aracılığıyla kaydolmuştu.

Onun sayesinde kendisi katılabilmişti. Neticede onu geri yollayamazlardı; çünkü paralel bir evrendeydiler ve bunun bilinmesini hiçbir şekilde istemiyorlardı. Buraya giren çıkamazdı.

Bu paralel evren, yapay bir karadelik oluşturmaya çalışan bilim insanları tarafından kazara yapılmıştı. Fırsatı ganimet bilen varlıklı insanlar da bu evreni kendilerine göre düzenlemişlerdi. Aslında düzenlemekteydiler. Evren çok büyüktü ve finansal açıdan destek gerekiyordu. Hem komşularını arttırmak, hem de üzerlerine düşen ekonomik yükü azaltacak bir yöntem olarak varlıklı kişileri buraya çekmeye başlamışlardı.

Böylece savaşın olmadığı, steril bir evren var olacaktı onların dediklerine göre.

Söylediklerini dinledikten sonra, hiç düşünmeden; bu evrende kalmayı istemediğini belirtti. Eşini özleyecekti, işini, patronuyla olan iletişimini… Çocukları bile olmamıştı henüz. Eşine bunu göz göre göre yapamaz, ona haber vermeden; merakta bırakamazdı. Yani bunu bilerek yaşayamazdı. Hem acaba eşi hatırlar mıydı kapılarının önündeki daimi müşteriye, o üç bacaklı kediye yemek vermeyi?

Çare yoktu. Öldürülecekti…

Böylece o evrendeki ilk kan dökülmüş oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir