16.11.2017

Fısıltılar… Fısıltılar…

Koskoca ülkede herkes, her şey fısıldıyordu. Arabalara susturucu takılmıştı. Anons sistemleri fısıldıyordu. Mikrofon külliyen yasaktı. Hapis cezası veriliyordu mikrofon bulundurup kullananlara. Reklamlar bile fısıldıyordu.

Müzik kulaklıkla dinleniyordu. Gürültülü müzik dinleyenler toplumdan dışlanıyor, yapanlar hayat kadını muamelesi görüyorlardı. Öyle ki, stüdyoların kapısında polis bekliyordu ses yalıtımı iyi olmayan yerlere ceza yazmak için.

Yüksek sesle konuşmak gibi talihsiz bir huyu olan, bunu ne yapsa değiştiremeyen biri linç bile edilmişti. Tarih kitaplarından okunabilirdi.

Ülkenin sınır kapılarında askerler sus işaretiyle bekliyorlardı. Bu bir nevi törensel duruştu. Seremoni haline gelmişti.

Ateşli silahlar kullanamıyordu kimse.  Devlet görevlileri bile…

O gün, her zamanki gibi metroyla iş yerine giderken; yolda, tam metronun çıkışında bağıran, bas bas bağıran bir bebeğe rastladı. Bebek öylece merdivenin en son basamağına, çıkan birisinin sağ tarafına denk gelecek bir biçimde bırakılmıştı. Çırılçıplak…

Hemen, hiç düşünmeden; bebeği kucağına aldı; ama bir türlü susturamadı. Ne yapsa susmuyordu! Polisler neredeyse gelecekti!

Ve gelmişlerdi… Vakit geçirmeden…

Bebeğin gürültüsünden anlattıkları duyulmuyordu. Bebeğin onun olmadığını anlatamamıştı onlara. Onlar da; metronun içinde, turnikenin sol tarafında hep içinde ne bulunduğunu merak ettiği bölmeye götürdüler onları.

Onu ve bebeği…

Bölmede ne olduğunu bile anlayamadan; salınan gazla öldü.

Öldüler…

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: