19.03.2019

Çikolatalı kurabiyeyle hiç aram yoktu. Sadece kuru meyvelileri severdim. Hele tarçınlı olursa…
O kadın çok güzel yapardı. O genç, güzel kokan, güzel konuşan, güzel giyinmeyen kadın…
Evet, güzel giyinmezdi. Çoğunlukla vücut hatlarını göstermeyen kıyafetleri tercih ederdi. Eşofmanlar, omza öylece atılan kalın, yün şallar…
Sipariş usülü yemekler yapıp; küçük dükkanında onları sipariş ettiği insanların almasını bekleyerek geçinirdi. Tabii şansı yaver gittiğinde diğer insanların yiyebileceği şeyleri satıp sipariş verecek yeni insanlar toplayarak… Ya da sadece o an orada olan, bir daha gelmeyecek birisinin karnını doyurup beğenisini dinleyerek…
Dükkanında bir şeyler yapmasını izlemeyi çok severdim. Çoğunlukla güneş doğmadan işe başlardı ve ben bahaneler hazırlardım geçerken uğradığımı söyleyebilmek için.
Elektrikli sobasının, fırının ve bilgisayarının fişlerini takıp başlardı çalışmaya. Bulaşık makinesinin kendisine ait bir prizi olduğu için çıkarken çıkarmazdı fişini.
Radyosu ya da televizyonu yoktu. Teknolojiye ayak uydurup bilgisayardan bir şeyler dinleyip izlemeye başlamıştı.
Elektrikli sobası kaç defa bozulmuştu da beni çağırmak zorunda kalmıştı tamir etmem için. Severdim o aleti. Sık sık bozulması için kötü tamir ederdim.
Bir gün, ona kendi ellerimle, kablolardan, dış yüzeylerini soyarak; demirlerden ve yerde bulduğum oyuncak bir ayının peluş yüzeyinden yaptığım bir leyleği sundum.
Leyleğin gagasında bir bebek resmi vardı. Ben, kendi ellerimle çizmiştim.
Çocukları çok sevdiği ve bir çocuğu olmasını çok istediği için böyle tercih etmiştim ona onu sevdiğimi ve evlenmek istediğimi söylemeyi işte.
Kısır olduğunu nereden bilebilirdim?
Ağlayıp leyleğe sarıldığında ve buruk sesiyle bana söylediğinde öğrenmiştim.
Leyleği dükkanın kapısından dışarı atıp sarılmıştım ona.
Bu kadar yanlış bir teklif…
Ne yapacaktım şimdi?
Çocuğun önemli olmadığını söyleyemezdim. Önemliydi. Onu çok sevdiğimi söyleyebilirdim ama. Peki ya çocuk?
Bir gün girmeyecek miydi aramıza şu leylek, bize bebek getirmeyerek?
Evlat edinebilirdik. Kendim olmayan bir çocuğu sevebilirdim. Bu hayatta ne kendimizindi ki zaten? İki DNA mı sağlayacaktı mülkiyetin bende olacağına dair saçma sapan inancı?
Onu seviyordum; ama benim olduğu ya da olacağı yanılgısıyla değil. Mülkiyetime almak için onunla evlenmiyordum. Bir elektrikli sobayı bozmadan; ya da kötü tamir ederek onu görmeye çalışmamak için evleniyordum onunla. Vücut hatlarını görebilmek, düşüncelerine daha yakından şahit olabilmek, bedava kurabiyeden yiyebilmek, kavga edebilmek için evlenmek istiyordum.
Acaba nasıl kavga ediyordu? Bağırıyor muydu; yoksa sessiz mi götürüyordu kavgayı?
Ahh!
Kabul edecek miydi acaba evlenmeyi?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: