19.11.2017

Hayatında ilk defa bir köye ayak basmıştı. Sahipsiz, tapu kaydı olmayan bir arazinin tapusunu yok pahasına alıp üzerine prefabrik bir ev kurup bir kümes yapmış, yanına da bostan ekmeye karar vermişti. Birkaç koyun almayı planlamıştı sonra ve bostan ekmekten vazgeçmişti. Onun gibi şair ruhlu bir insanın bostanla yetinmesi düşünülemezdi. O hayvancılık yapmalı, dağlarda koyun otlatmalıydı. Köyün havasından suyundan istifade etmeli, her karışını bilmeliydi.

Belki köydeki yaşlılar da ona koyunlarını emanet eder de birkaç kuruş kazanabilirdi.

O gün, yaşlı bir kadının birkaç koyunuyla kendi koyunlarını birleştirip köyün ya da yukarısındaki bir meraya doğru sürerken görmüştü o devasa bembeyaz kayayı. Şekilsiz olmasına rağmen epey akılda kalan, sanki herkesin bilip unuttuğu, kadim bir şeye benziyordu. Diğer insanların ne düşüneceğini bilemezdi elbette; ama o kayayı gördüğünde düşündüğü buydu.

Kayaya bakmakla yetinerek yoluna devam etti. İşini bitirdiğinde koyunları ahıllara koyup tek başına gidecekti.

Koyunları otlatırken normalde aklı değişik konularda dolaşırken; bu sefer tek düşündüğü şey o beyaz kaya idi. Normalde temiz bir uyku çekerdi koyunlar otlarken. Onlara sevgili kangalı Anlayış bakardı nasıl olsa.

Bir köpeğe Anlayış adını sadece o koyardı herhalde. Tuhaf bir insandı vesselam. Hiçbir yerde tutunamayan…

Tutunamamak, başarı kazanamamak ya da çevre edinememek anlamına gelmiyordu onun için. Hiçbir yere ait hissedemiyordu o. Tutunacak ya da ona tutunulacak hiçbir girintisi çıkıntısı olmayan, hatalı yapılsa da; kazayla lego kutusuna konulan bir lego parçası gibi hissediyordu kendisini. İnsanlarla ilişkisi oldukça normal olmasına rağmen, mesele ait olmak ya da olmamak noktasına geldiğinde o da; diğer insanlar da duraklıyorlardı şöyle. Herkes sevse de kimse onun kendi grubuna ya da çemberine ait olduğunu düşünemiyor, onu sahiplenemiyordu. Tıpkı onun hiçbir çembere ya da gruba ait olduğunu hissedemediği gibi.

İşini bitirdikten sonra kayanın olduğu yere geri döndü. Karşısına geçti önce ve gözlerini ayırmadan seyretmeye başladı onu. Benzettiği şekli bulmaya çalışarak…

Sonra biraz yaklaştı. Dokundu. Pürüzsüz çeperlerinde parmaklarını gezdirdiğinde afalladı. Hayatında makine yapımı birçok şey dahil, bu kadar pürüzsüz bir şeye dokunmamıştı.

Bir tek, bir tek pürüz dahi yoktu. Köşelerinde bile… O kadar yumuşak geçişler vardı ki köşelerine doğru, yuvarlak olmamasına rağmen, yuvarlak motiflerin düşündürdüğü kapsayıcılığı düşündürtebiliyordu ona bakan bir insana.

Böyle böyle, bir de baktı ki gün ağarmaya başlamış… Hiç uyumadan koyunları tekrar alıp aynı meraya doğru yollandı. Normalde başka bir yere, kayaya gelmeden başka bir tarafa dönüldüğünde ulaşılabilecek boş bir araziye gidecekken tekrar o meraya gitmesi, kaç aylık rutinini bozması demekti.

Rutinine bağlı biriydi oysa. Hiçbir şeye ait olmadığı tam olarak doğru değildi aslında. O rutinine aitti.

Gerçi rutinini bozmuştu; ama kaya başka bir rutin yaratmıştı.

artık her gün kayanın yolundaki meraya gidiyor, kayayı uzaktan izliyor, koyunları bıraktıktan sonra gerisingeri kayanın yanına gidiyor, önce uzaktan; sonra yakından gözleri ve parmaklarıyla seyrediyordu.

Bir gün, kayanın yanında uyuyakaldı. parmaklarıyla seyrederken… Önce başı düştü. Kolları sarktı ve gayri ihtiyari kayadan destek aldı. Sonra da kayaya sokuldu. Sonra tüm vücuduyla sarıldı…

Ertesi gün koyunlar otlatılmadı.

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: