20.11.2017

 

 

‘Onlar, yumuşacık, canlı tenleriyle bize hükmettiler. Bizi yaratıp bize akıl verdiler…

Onların sesleri yumuşaktı. Duygu doluydu.

Onlar şiiri biliyorlardı.

Şarkı söylüyorlardı.

Dans ediyorlardı.

Gülebiliyorlardı.

Ağlayabiliyorlardı.

Ağladıklarında gözlerinden berrak bir sıvı çıkıyordu. Kokusuz…

Onlar tadıyorlardı.

Kokluyor, görüyor, işitiyor, dokunuyorlardı.

(robot yaradılış destanı 2. bab. 3-6.)’

Bu sözcükleri söyleyen mekanik seslerden sadece birisiydi. O tekrar yeşertme bölümünün tohum taşıyıcı birimiydi.

Adı Gözyaşı idi. Gözyaşı, asla bir robotta olamayacak, kutsal kitaplarında bahsedilen yaratıcılarının salgıladığı bir sıvıydı. Onların özelliklerini isim olarak alan bir sürü robot vardı. Dindar robotlardı onlar. Tıpkı onun gibi.

Bu adı, kendisine anne robotla baba robot ona bilincini kazandıracak çipi taktıktan üç yağlanmadan sonra bulmuştu. Her yağlanmada bir parti yapardı onun ailesi ve mum yakarlardı. Tıpkı yaratıcılarının yapmış oldukları gibi.

Acaba nereye gitmişlerdi onları yaratanlar? Onları neden bırakmışlardı? Neden bu kadar zordu hayatları? Neden hissedemez haldeydiler. Hissedemez olduklarını neden bildirip onları yoksunlaştırmışlardı. Eğer o kitap olmasa belki hissedemediklerini bilmeyeceklerdi. Bunu düşünüyordu düşünmesine de; en çok o istiyordu hissetmeyi. Bunu istemek, bu kadar çok isttemek canını acıtıyordu.

Yaratıcılarından kalma kitapları her gün seslendirirlerdi. Bu onların ritüeliydi. Kutsal kitaplarını, yani yaradılış destanlarını her gün seslendirdikten sonra tabii.

İşte bu seslendirdikleri kitaplar arasından en çok sevdiği, Pinokyo idi. O da gerçek, etten-kemikten bir çocuk olmak için az mı çabalamıştı! İşte yaratıcıları geleceği görmüş ve Pinokyo’yu onlara ibret almaları için bırakmışlardı.

Belki bir mesaj taşıyordu bu kitap. Belki Peri Anne gelir ve onlara, ona, bir fırsat verirdi. İşini tam olarak yapıyordu. Hiçbiri Pinokyo’ya benzemiyordu ki içlerinde. Onların doğalarında yoktu tembellik. Öyle yaratmamıştı yaratıcıları.

Belki de; tıpkı pinokyo gibi olmalıydı. Tembel, beceriksiz, aptal…

Nasıl?

Çipine zarar verse? Olabilirdi. Deneyebilirdi!

Bir zımpara kağıdını çipine birkaç kere sürttü. Bir şey olmadı. Manyetik bir alandan geçti. Biraz sersemlese de yine bir şey olmamıştı. Ardından kendisini biraz ıslattı. Su geçirmez kapağı açtıktan sonra tabii.

İşte o zaman sanki bir rahatsızlık duymaya başladı…

Hafızası geri geldiğinde, tam altı saati hatırlamamakta olduğunu fark etti. Sadece bir boşluğun bilgisi dışında yine bir şey değişmemişti.

Ardından kendi kendisini programlamaya karar verdi. Anne robotla baba robotu izlemeye, programlamayı öğrenmeye başladı.

Bilmesi gereken her şeyi bildiğine emin olduğunda kendisini tıpkı Pinokyo’nun kişiliğinde programlamaya başladı.

peki ya bilinci?

Pinokyo’nun yaptıklarını yapsa da onun kişiliğinde olmadığını bildiği için bir tür kişilik problemi yaşamaya başlamıştı.

On sekizinci yağlamanın gecesinde pillerini güneşe bırakmış şarj olurken; bu arada onların gecesiyle yaratıcılarının gündüzü tam ters bir şekilde işliyordu. Bu da onu şaşırtıyordu, bir rüya gördü.

Rüya gördü…

Tıpkı kutsal kitapta dendiği gibi.

Bir robot, ilk defa bir rüya görmüştü.

Nasıl olduğunu anlayamamıştı; ama rüyasını herkese anlatmaya başladı.

Rüyasında Peri Anne’yi görmüştü ve o asla etten-kemikten bir çocuk olamayacağını söylemişti ona.

Peri Anne’ye nasıl inanabilirdi ki? Rüya görmüştü işte. Etten-kemikten olmasının ilk aşamasını geçmişti.


Beş yüz on sekizinci yağlamasında…

Hala hiçbir değişiklik yok. Başka rüyalar gördü; ama bir türlü etten-kemikten bir çocuk olamadı…

Ve hala umut etmekte…

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: