26.04.2018

Çok yorgundu. Vücudunun her santimi çözülmüştü sanki. Derisi vücudunu kaplamaktan, damarları kanını taşımaktan, kanı bir temizlenip bir kirlenmekten ve devamlı hareket etmekten bıkmiştı ve bu bıkkınlık, vazgeçmişlik, vücudunu oluşturan tüm atomlar için geçerliydi.
Bu durumun somut bir nedeni yoktu. İşi güzeldi, seviyordu işini. Bir tiyatro sahnesinde kostümlerden sorumluydu. En devasa sorunlara en pratik çözümler bulmakta usta olduğu için oyunlar hiç sınırlanmadan oynanabiliyor, çok daha gerçekçi görünüyorlardı seyirciye. İş arkadaşlarıyla da bir sorunu yoktu. Üzerine sinen bıkkınlığı bile anlayan yoktu. İyi idare ediyordu. Canlı duruşundan taviz vermiyor, fazlasıyla enerjik görünüyor, evine girene kadar hiperaktif bir insan profili çiziyordu. Evine girdiği an kendisini bırakıyordu. Neferet ettiği yorgunluğu onu ele geçiriyordu. Bununla birlikte, kapı çalındığı an yine değişiyordu. Kapıyı çalan, on saniyeliğine gördüğü, çöp almaya gelen kapıcı olsa bile bir şey değişmiyordu.
Bir gün, kostümünü hazırladığı bir oyunu, boş bir koltuğa oturup seyretmeye başladı. Seyretmeye çalışmaya… Onu görecek kimse olmasa bile yorgunluğunu sezdirmemekte epey idmanlı olmasına rağmen, tiyatrınun gerçekçi hhavası bunu zorlaştırmıştı. İyi ki salın karanlıktı…
Oyun bitip salondan çıkmak için hareketlendiklerinde, yanındaki koltuktan kendi vücudunu kaldırmaya çalışan, oraya annesi olması kuvvetle muhtemel bir kadınla gelmiş olan çocuğu gördü. En fazla on yaşlarındaki çocuk, henüz o kendisindekine eş bıkkınlığı kamufle edecek kadar uzman değildi.
Heyhat, çocuğun daha yaşayacak yılları olmalıydı önünde ve bunun çocuk için ne ifade ettiğini çok iyi bilmekteydi.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: