Kategoriler
edebiyat Genel

22.11.2019

Onu ilk gördüğümde koşuyordu. Görür gibi olduğumda desem daha doğru olacak aslında. Ölüm kalım meselesi gibi görünen bir meselesi olmalıydı. Öyle bir koşuşu vardı ki, kasları kesinlikle ona bu koşuyu ağır ödetecekti. Koşarken yanımdan geçtiğinde o boğuk inlemesini de işitebildiğime göre son anlarını yaşıyordu bayılmadan önce. Yine de o koşmaya devam etmek zorunda hissediyordu kendisini. Nitekim yüz metre sonra düştüğünü görmüştüm. Durumuna bakmak için ona doğru koştuğumda hala inlemekte olduğunu işittim. Sesi hafifti. Ölmek üzere olan bir köpeğin inlemesini andırıyordu. Ölmek üzere olan bir köpeğin son anlarına şahit olan biri olarak söyleyebiliyorum.
Yerden kaldırmak gereksiz ve zalimce olacağından, kapağı açılmamış plastik şişemi onun için açtım. Ağzına birkaç damla su döktüğümde kurumuş olan dilini uzattı. Tıpkı bir köpek gibi…
İktisat yapmayı huy edinmiş yaşlı, huysuz bir adam gibi, yavaş yavaş damlaları yalıyor, huysuzluktan değil de; yorgunluktan homurdanıyordu. Suyu burun deliklerine kaçırmamaya dikkat ediyordum. Kafasını silktiğinde şişeyi kapattım. Hala başında beklememin sebebi merak mıydı?
Birkaç dakika, artık monotonlaşan inlemesini dinleyerek başında dikilmeme rağmen bir gelişme olmamıştı. Yedi-sekiz dakika sonra telefonu çalmaya başladı. Gürültülü bir melodisi vardı. Acilen açılmayı talep eden…
İrkildi, kalkmaya çalıştı, tekrar yekindi, iki denemesinde de başarısız olmuştu. Telefon ısrarla çalıyordu. Merakıma yenilemeyip; yanına sokularak deri bel çantasından telefonu aldım. Ekranda ‘katil’ yazıyordu.
Eline verdim. Ancak telefonu açtıktan sonra kesilmişti o tuhaf iniltisi.
Ölgün bir sesle:
‘Bir ay daha ver bana,’ dediğini duydum. ‘Eylülde ölmeme izin ver.’
Belki muzipliğin hiç sırası değildi; ama aklıma bir türkünün şu mısraları gelmişti.
‘…
Gelme ecel Gelme
Üç gün ara ver
Üç günden ne çıkar
Beş gün ara ver…’
Arkamda yavaş, emin, sakin ayak seslerini duyduğumda, gelenin telefondaki olduğunu tahmin etmiştim. Bir el hapşırık sesi de tahminimi doğrulamıştı. Susturucuya rağmen tam alnının ortasına bir delik açılmıştı. Kafasının arkasının nasıl göründüğünü merak etmiyordum ama.
Arkama dönmedim. Şişemi açıp amacına uygun olarak kullanmakla daha çok ilgileniyordum. Kendim içmek için almıştım bu suyu ne de olsa.

Kategoriler
edebiyat Genel

20.11.2019

Küçük çocuk evinin arka bahçesinin kapısını kapattı. Kapı gıcırdıyordu. Salıncak gıcırtısına benzetirdi bu sesi ve tıpkı salıncağa bindiğinde oluşan coşku gibi, saliselik bir coşku kıvılcımı gelirdi yüreğinin ortasına. Tüm kıvılcımlar gibi salise geçtikten sonra, ya söner; ya da ateşi başlatırdı.
Bahçesinde bir köpek kulübesinden bozma, oyuncak bir evi vardı arkadaşından kalma. Arkadaşı gitmişti. Memleketine… Adana’ya…. Orada olduğu zaman bile hep çok özlemişti Adana’yı. Hatta bu kulübenin kapısına bir posta kutusu yapmış, üzerine de adana yazmıştı süslü bir yazıyla. O da; en yakın arkadaşının kulübesini kendi bahçesine taşımış, küçük Adana’ya sahip çıkmıştı. Ona badana bile yapmış, babasıyla dayısının ortaklaşa kestiği dananın kanının küçük bir damlasını kapısına bile sürmüştü.
O da arkadaşını çok özlemişti. Birisi ona nereli olduğunu sorduğunda, ki çok fazla soruluyordu, artık Adanalı olduğunu söyler olmuştu. Ailesi bazen onun yanlışını düzeltse de; umursamıyor, Adanalı olduğuna kendisini inandırabiliyordu.

Kategoriler
edebiyat Genel

16.11.2019

İçim öylesine karanlık ki!
İnsanlardan nefret ediyorum. Kendimden nefret ediyorum çünkü. Karanlığımın tek sorumlusu kendimken diğerlerini sorumlu tutacak kadar aptalım. Ha bir de tembelim. Aslında o kadar tembelim ki, sadece kendimi sorumlu tutuyorum. Oysa ikisinin ortasında bir şeyler düşünecek kadar karmaşık şeylere zihnimi yoramayacak denli üşengeç ve hımbılım. Ya kendimi ya da başkalarını sorumlu tutabiliyorum ancak. O kadar doğrudan çalışabilen; beceriksiz olduğuna inanmayı seçen, tembel, tembel, tembel bir zihnim var ki!
Bir işim bile yok! Düşünebiliyor musunuz! Yani evet, son derece zengin olduğum söylenebilir. Bir bankada kilitli bir kasam bile var. Şu kiralık olanlardan, çift kilit bulunduranlardan hani. Her gün gittiğim belli bir yer de olduğunu söyleyebilirim; ama tüm bunlar gerçek bir işim olduğunu düşündürmesin kimseye. Öyle değil çünkü. Ben hiç iş yapmadan para alabilen biriyim. Kimseye bir faydam yok. Sadece bir basamağın üzerinde oturup sırtımı bir duvara dayıyor, inliyor inliyorum. Bir dilenciyim ben. Başka bir tabirle kaldırım mühendisi…
İnsanlara dua ediyor gibi görünsem de; onlara içten içe beddualar yağdırıyorum. Para verenlere özellikle. Yanımdan bana bakmadan geçenlere, bakıp da önemsemeyenlere, bilhassa tiksinerek bakanlara gıpta ediyorum.
Aslında insanların kendilerini benden güçlü görmesini sağlıyorum. Benim işim de bu denebilir belki; ama bu iyi bir şey gibi görünse de değil. Çıtayı aşağı çekmekten, insanların yok yere mutlu olup kendilerini rahatlatmalarından ve yapacakları şeyi, az da olsa rehavete kapılarak daha zor yapmalarından ya da bazen yapmamalarından başka bir işe yaramıyor. İnsanların bana bir şeyler vererek iyilik yaptıklarını düşünerek kendilerini biraz kötülüğe hazır hissetmeleri de cabası. Her ne kadar bunu kimse itiraf etmese de…
Kendilerini iyi bir insan zannediyorlar yok yere zavallıcıklar! Zavallı tembeller!
Aslında ben bir iş yapmıyorum… Ben bir virüs bulaştırıyorum. Belki de virüsün kendisiyim. Ya da virüs tüm vücudumu kontrol ettiğinden beni benliğimden çoktan çıkartmış.
Ne virüsü mü? Bunu anlayamayacak kadar mı bulaştı bu virüs size de yoksa? Bunun nedeni sadece ben olamam değil mi!
Ben bir dilenciyim, sırtımı çok güçlü, taştan olmayan bir duvara dayayan…

Kategoriler
edebiyat Genel

23.10.2019

“Huzuru düşünürsünüz. Onu ne zaman, nasıl tadacağınızı… Aklınızdan ölümü geçirirsiniz. Ancak öldüğünüzde huzura kavuşacaksınızdır. Bu, büyük bir safsatadır, birçok kişinin devasa bir mutlulukla inandığı.
Huzurla mutluluğun arasındaki farkı sorar mısınız kendinize? Bunu bilemem; ama mutluluk ve huzur arasında bir fark olmak zorunda değildir. Birbirlerine yakın bile değillerdir çünkü. Mutluluk mutluluktur, huzur huzur. Kendilerine has tanımları vardır ve birbirleri karşısında tercih edilmelerine gerek yoktur. Bir insanın ikisine de ihtiyacı vardır.”
Bunları bir kalabalık karşısında söyleyen, on üç-on dört yaşlarında bir kız çocuğuydu. Semtin meydanında, küçük bir çiçek tartının kenarındaki betonun üzerinde dimdik duruyor, konuşuyordu. Elinde bir megofon vardı; ama megofonlarda olan sesin anlaşılmazlaşma fenomeni bu megofon için geçerli değildi. Kızın sesi oldukça net ve karakteristikti. Megofon sesini bozmuyor, olduğu gibi insanların kulaklarına götürüyordu sadece.
Kızın diğer elinde bir gül vardı. Bir tenekeye dikilmiş, köklerini topraktan ayırmamış bir gül…
Hem megofonu hem de gülü taşıdığına göre bir kız çocuğuna göre çok güçlü olmalıydı.
İnsanların gözleri, çocuğu alıp götürecek bir polis arıyordu. Belki birden fazla… Birisi elinden tenekesini, diğeri megofonunu alacak, üçüncüsü de kızı kelepçeleyecekti. Onlarsa bunu izleyecekler ve hiçbir şey yapmayacaklardı. Polis falan gelmemişti; ama değişen bir şey yoktu. İnsanlar yine hiçbir şey yapmamaya devam edeceklerdi nasıl olsa. Düşünmeyeceklerdi. O kızın neden orada olduğunu, neden o cümleleri sarf ettiğini, neden başka şeyler, mesela siyaset değil de huzurdan ve mutluluktan bahsettiğini…
Belki bu soruyu sorar sormaz cevabı hazır bulacaklardı zihinlerinde. Öyle ya, bir kız çocuğunun aklı siyasete ermezdi…

Kategoriler
edebiyat

05.10.2019

Kuşların insanların üzerlerine sıçmadığı bir restorandı burası. Ona rağmen binlerce kuşun şakıyarak uçuştuğu…
Bunun nedeni bir mühendislik anlayışı olan küçük kuş tuvaletleriydi, restorandaki tüm kuşların kendileriyle birlikte taşıdıkları. Küçük bir tıpaları vardı ve haftada üç kez o tıpalar açılır, o tuvaletler boşaltılırdı bir çocuk tarafından. Çocuk hep korkardı. Ya kazayla bir kuş gökyüzüne kaçsa! O zaman ne olurdu hali acaba! Kuş uçmaz olurdu. Kendisini özgür zannederdi önceleri; ama anlardı.
Yaşadığında…