Kategoriler
edebiyat Genel

31.03.2020

Bir varmış bir yokmuş…
Ormanın birinde, sümüklü bir sırtlan yaşarmış. Ne yapmış yapmış, ormanın kralı oluvermiş. O kral olduktan sonra orman sakinleri bir de bakmışlar, yavaş yavaş tüylerinden olup hafiften hafiften kel kalıyorlarmış. Bazı ak sakallı hayvanlar maden olan yerde ot bitmediğini söyleyerek teselli ediyorlarmış bizimkileri; ama bu gidişe bir dur denemiyormuş bir türlü. Ne yaparlarsa yapsınlar, git gide kelleşiyorlarmış zavallı hayvancıklar.
Oysa Sümüklü Sırtlan’ın mübarek tüyleri gürleştikçe gürleşiyor, gövdesi gürbüzleştikçe gürbüzleşiyormuş.
Yıllar, yıllar geçmiş. Bir gün, ansızın bazı hayvanlarda ölümcül çıbanlar da çıkmaya başlamış vücutlarının muhtelif yerlerinde. Bu çıbanlar o kadar çok can almış ki, en son, Sümüklü Sırtlan bir duyuru yayınlamış. Hem davullar vurduruyor, hem de; her kim ki tüylerinden yolup Sırtlan Han’a getirirlerse bu çıban sorunundan kurtulacağını çığırtıyormuş etrafta.
Ne yapsın çaresiz hayvanlar, veriyorlarmış tüylerini.
Gün olmuş, tüm hayvanlar kel kalmış. Gelin görün ki, hayvanlar hala çıbanlanmaya devam ediyorlarmış.
Bir gün, bizim Sümüklü Sırtlan, hayvanlardan aldığı tüm tüyleri takmış takıştırmış, kendine bir iyice yapıştırmış ve meydana çıkmış.
Tüm hayvanların taklitlerini yapmaya başlamış.
Bunu görüp şaşıran hayvanlar halsizlik ve çaresizlikten gülmeye başlamışlar. Sadece gülebiliyorlarmış bu hâle çünkü.
Bundan böyle, bizim Sümüklü Sırtlan, olmuş Soytarı Sırtlan…
Kimse bu hayvancağıza kızamıyormuş. Sadece gülebiliyorlarmış. Aslında güldükleri kendileriymiş. O sırtlan sadece soytarı imiş. Onun takıp takıştırdığı, bir iyice yapıştırdığı tüyler kendilerininkiymiş.
Onlar ermişler muratlarına, Soytarı çıkmış kerevetine.

Kategoriler
edebiyat Genel

30.03.2020

Uçuyorlar; ama üç kertenkele onu ne kadar süreliğine uçurabilecek bilmiyor. Hükümetin sonsuz gücüyle nasıl mücadele edebilecekler, en ufak bir fikri yok. Ne yapacaklarını, ne istediklerini bile bilmiyor. Kertenkeleleri değiştirmelerini istemediğini biliyor en azından. Buna emin; ama bunu nasıl yapacaklar ki?
Onlara isimler vermek istiyor, nedenini bilmese de; bu çok önemli.
Kırmızıya Sanat ismini veriyor.
Beyaz’a Şefkat…
Yeşil olana Tabiat…
Griye ise…
Çok düşünüyor; ama bir isim aklına gelmiyor. Sonra Adalet ismini uygun görüyor ona da.
Ardından, bu isimleri onlara yüksek sesle söylüyor. Böyle yapmak daha mantıklı geliyor nedense. Bunu yapar yapmaz, o küçücük kertenkeleler büyüyüp devasa birer ejderha oluveriyorlar.
‘İşte, artık dünya gelse bile onları değiştiremez, oldukları dışında davranmaları için onları manipüle edemez,’ diye düşünüyor; ama unuttuğu birçok şey var. Artık daha fazla göz önünde olacaklar ve insanlar onlara karşı birleşecek. Onları değiştiremeyen güçler insanların onlara karşı algılarını değiştirecekler ve insanlar birleşecek. Bunlar yavaş yavaş aklına geliyor; ama bunun için ne yapabilir? Aya falan mı kaçsalar acaba? Yani kendisi olmasa bile onlar yaşayabilirler mi havasız bir ortamda? Yaşasalar dahi hazineleri…
Çok zor bir durum bu; ama bir şekilde aşmalılar, aşacaklar…
Henüz peşlerindekiler görünmüyor. Bir yere inip dilediklerinde küçülüp küçülmeyeceklerine emin olmak istiyor; ama büyüyen bir şeyin artık küçülemeyeceğini düşünüyor.
Ne olursa olsun, bir savaşı başlattığının farkında ve bu hiç hoşuna gitmiyor. Masalsı bir savaş olacak, biliyor. Ejderhalar adına korkuyor. Güçlerini kullanmaları ne anlama gelecek? Kendisi bunu nasıl yönlendirecek? Ya yanlış bir şey yaparsa? Onları kontrol etme yanılgısına düşerse? Onları kontrolsüz bırakması bir tür yanılgı olursa? Nihayetinde verdiği isimleri onları değiştirdi öyle değil mi…
İsimleri, seçtiği hazineler… onlara karakter ve kimlik katan bunlar ve bunları da o, kendisi sağladı.
Taht Oyunları’nı anımsıyor. ‘Şiddet… Ejderhalar hep şiddet getirmek zorunda değil,’ diye düşünüyor. Seçtikleri hazineler, verdiği isimler iyi birer başlangıç. Onlara güveniyor. Kendisine de…

Kategoriler
edebiyat Genel

29.03.2020

Binanın tanıdık kokusunu aldığı an gözleri doluyor. Kolay mı, tam altı yıldır çalışıyor burada. Ejder kertenkeleleri daha genç; ama onlardan önce bir sürü kertenkele gelip geçmişti. Yani ilk denemede böyle kusursuz yaratıklar olmadı tabii.
Bu kertenkelelere isim koyması yasak olduğundan o da renkleriyle düşündü hep onları. Kazayla açık eder diye içinden bile isim koymadı. Yine de; gri çok başkaydı onun için. Belki de raporlarında bir şekilde belli etmişti ve bunun için kovmuşlardı onu. Mecbur kalıp alsalar da; ne yapacakları belli değildi ki…
Sadece veda edebilmesi için birkaç dakikalığına geri çağırmış olabilirlerdi.
Grinin haykırışlarını kapının arkasından duyuyor. Evet, bu küçücük kertenkeleler haykırabiliyor. Yemen bukalemunu gibi tıslayabiliyorlar bazen; ama aynı zamanda haykırabiliyorlar da. Bir kaplan yavrusunun sesine benziyor. Ya da bir akvaryum timsahına… Onların arasında bir ses işte.
Bir hava akımıyla kendisini kucağına atıyor kapıyı açar açmaz. Diğerleri de ayakları dibine gelmişler bile. Griye sarılıp diğerlerini de bacaklarından alıyor sevmek için. Dördü de kucağında bir yerlerde ona tutunuyorlar muhabbetle.
Hazineleri orada duruyor, yuvalarında. Bir tek grininki eksikti, o da tamam artık.
Ama ne kadarlığına kalacak burada?
Konuştuğu her şeyi anlıyorlar. Hatta cevap bile veriyorlar ona. Evini kokularla tarif ediyor onlara. Belki onlardan kurtulabilirler birlikte. O kovulsa bile kertenkelelerin kaçtıklarında gelecek yerleri olur. O da kaçırabilir onları, cesaret edebilirse tabii. Eğer kaçmazlarsa kötü şeyler yaptıracaklar onlara, bunu çok iyi biliyor.
Ve… Onlara isim vermeye karar veriyor. Bu bir başlangıç olacak. Sonra da kaçacaklar.
Nereye, bilmiyor.
Bunu düşünürken; nefesleri ağırlaşıyor.
Bu gaz mı? Gaz mı salıyorlar odaya?
‘Ölüyorum!’ diyor.
Dördü birleşip bir şeyler yapıyorlar. Hava temizleniyor.
Onu pençeleriyle kavrayıp küçük, güçsüz kanatlarıyla havalanıyorlar. Küçücük cüsseleriyle nasıl bu kadar güçlü olabilir bunlar? Onun bile hiçbir fikri yok. Gri aralarından ayrılıp kardeşlerinin hazinelerini alıyor ve pencereden uçup gidiyorlar hep birlikte bilinmez bir yerlere.

Kategoriler
edebiyat Genel

28.03.2020

karton bir kutuda yılların emeği duruyor. Bir sürü kâğıt… Yıllarca biriktirmiş gözlemlerini. Özenle yazmış hepsini. Şimdi de; onları birisine, onun için herhangi birisi olan birine veriyor. Genç bir adama.
Bu adam onları anlayacak mı gerçekten? Pek emin değil. En azından yanında staj falan yapsaydı. Böyle apar topar kovmasalardı onu. Formdan düştüğü yok ki, sadece biraz yaşlandı. Neden böyle hiçbir açıklama yapmadan; onlara veda bile etmeden kovulduğunu anlamıyor. Hiçbir açıklama yapmadan gittiği için onlar zararlı çıkacak oysa. Dört öfkeli ejder kertenkelesiyle uğraşmak zorunda kaldıklarında çok pişman olacaklar onu apar topar kovduklarına. Gerçi onlar değil de; bu genç adam uğraşmak zorunda kalacak onlarla. Ejder kertenkelelerine laf dinletmenin ne kadar zor olabileceğini, onlarla baş etmenin yollarını zor yoldan öğrenecek.
Ben bir etholoji uzmanı olarak bile zamanında zorlandıysam, o yeni bir etholog adayı olarak ne yapacak bilemem. Hoş ejder kertenkelesi yapay bir şekilde üretildiğinden kelimenin tam anlamıyla etholojiden söz edilemezdi; ama bu durumda en yakın uzmanlık dalıydı etholoji.
Ejderha yaratılmaya çalışırken üretilen yaratıklar bunlar. Ateş püskürtebiliyorlar, suyu dondurabiliyorlar. Yani soğuk, çok soğuk hava üfleyebiliyorlar ve bu havayı suya üflediklerinde su donuveriyor. Zehirli bir soluk da salabiliyor bazıları havaya. Aslında tıpkı masallardaki gibi her şey. Kertenkelelerin renklerine göre yapabildikleri şeyler değişiyor. Bilim işte. Bazen böyle şeylere, yani hayal gücüne de hizmet edebiliyor. Elbette masallar gerçek olsun diye değil. Muhtemelen orduda kullanılacak bu ejder kertenkeleleri. Biraz anlaşıldıktan, eğitilebilir olup olmadığına emin olduktan sonra.
Peki bunlar onu ne diye kovmuş olabilir? Mutlaka bir iş var bu işin içinde…
Genç adama telefon numarasını veriyor. Olur da ihtiyaç duyabilir diye… Gri olana dikkat etmesini söylüyor. Onun özellikleri henüz keşfedilmemiş. Galiba o beklenmedik bir sonuç olmuş nasıl olmuşsa. Zaten yumurtadan çıkalı iki üç gün olmuştu. Onu da çok sevmiş, annesi zannetmişti. Griyi özleyecekti.

Telefonu çalıyor. Galiba genç adam… Ne yalan söylemeli, bu telefonun gelmesini umuyordu.
Büyük bir cızırtı ardında, zar zor duyuyor adamın sesini.
‘Gel!’ diyor adam. ‘Çabuk gel!’ ‘Gri seni istiyor, her tarafı yıktı. Mecburen onlar da seni geri çağırmamı söylediler. Gri durmuyor.’
Anlaşılan, gri kardeşlerinin tüm özelliklerini kendinde barındıracak tesadüfi bir mutasyonla doğmuş. Yine de sevgisizlik onu agresifleştirmese böyle bir yıkıma sebep olmayacak kadar ana kuzusu.
Biliyor, bu kertenkeleler kendilerini kullandırmayacak onlara. Tıpkı masallardaki ejderhalar gibi hazinelere bayılıyor onlar da. Altın falan değil bu hazineler. Değerli olduğunu düşündükleri herhangi bir şey olabilir. Gri için hazine o olmalı. Normalde ebeveyn arayışı olmazdı onlarda. Hepsinin yumurtadan çıkmasına tanık olan o idi sonuçta.
Ateş püskürten kırmızı, onun kahve içerken kullandığı bardak altlıklarına bayılıyordu. Yedi tane. Hepsinde değişik soyut resimler var ve ahşaptan yapılmışlar. Onları ona hediye etmişti. Ateş püskürtmesine ve her an yanma tehdîdi altında olmalarına rağmen hiçbirinin ucu bile yanmamıştı en son. Değer verdiklerini koruyorlar. Bir ejderha kesiliyorlar o zaman. Kertenkele olduklarını unutuyorlar.
Soğuk havayla her şeyi dondurabilen, beyaz olan da onun polar şalına hayrandı. Şalını da ona vermişti. Onun hazinesi de oydu. Bir çocuk gibi sarınırdı bazen ona.
Zehir püskürten, yeşil olan da; onun odasındaki aşk merdivenine aşık olmuştu. Oysa yanında kazayla zehir üflese… O da çok değer veriyordu o bitkiye. Bereket versin normal solukları sıcak, soğuk ya da zehirli olmuyordu.
Bunun için özel bir çaba harcamak zorundaydılar.
Bu canlıların bu denli hassas olduklarını bilmiyorlardı. O kâğıtlara yazmamıştı bunları. Eğer bilselerdi belki de çoktan öldürülürdü bu duygusal canlılar.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.03.2020

Çok çok eski bir çağdan kalma bir binaydı. Tavanı çökmüş, granitten sütunları, merdivenleri ve koltukları kalmıştı. Ve yine granitten yapılmış altı tane kemer… Kapısı da ya sökülmüş, ya da çürümüştü. İşte oraya bir sürü turist gidiyor, koltuklarına bile doğru düzgün oturmadan, merdivenlerinin ancak iki üç basamağına çıkma zahmetinde bulunarak; o canım sütunlarındaki o emek emek işlenmiş oymalara el bile sürmeden ziyaretlerini sonlandırıyordu.
Yirmilerinin başlarındaki genç kız ise, oranın yaşamasını, amacı dahilinde kullanılmasını düşlüyordu. Bunun için yapmayı planladığı şeyler rüyalarına giriyordu. Bir tür takıntı olmuştu bu bina. Belediyeyle konuşmaya çalışmış, amcasının bir tanıdığıyla bağlantı kurmuştu bunun için.
Orada bir arkadaşının tek kişilik bir dans gösterisi yapmasını hayal ediyordu hep nedense. Arkadaşını o binaya yakıştırıyordu. Perküsyonu, flütü bulunan, zilli bir çift halhalın desteklediği bir orkestrayla, her adımı anlatacağı eski bir hikâye için son derece önemli olan bir dans…
Ontolojik bir hikâye olacak, bizim hikâyemizi, yaratılmış olan tüm evrenlerin hikâyesini anlatacaktı. Bir tek kişi yapacaktı bunu. Yapmıştı da… Birçok kere… Yine de; hiçbir yere oraya yakışacağı denli yakışmamıştı.
Biliyordu, çok iyi biliyordu bunu. Hiç kimse olmadığı zamanlarda, elinde bir vurmalı, cebinde bir flüt, oraya gidip seslerini dinlerdi. Önce flütü çalardı. Arkadaşının dans ettiği, bizzat bestelediği müziği çalmak hiç de zor olmazdı onun için. Sadece flüt ile perküsyonu aynı anda çalamamasına hayıflanırdı. Dansın koreografisini de kendisi tasarlamıştı. O dansı icra etmenin dışında her şeyi o yapmıştı. İcra etmeyi bilse, zaten hiç durmaz, yüzeysel turistlerin huzurunda yapmak pahasına orada gerçekleştirirdi performanslarını. Her gün, bıkıp usanmadan yapardı bunu.
Yine de; bir gün flüt ve perküsyonun tüm elemanlarını çalar, ertesi gün sadece bir önceki gün çaldığı müzikle dans ederdi.
Biliyordu, belediye o yıkık dökük binayı olduğu gibi bırakacak, hiçbir müzisyen orada çalma riskini almayacak, arkadaşı orada dans etmeyecekti.
Biliyordu, o dansın koreografisini idrak etmeyecekti hiç kimse. Onu icra eden arkadaşı bile…
Biliyordu, kimsenin bunu neden umursadığına dair en ufak fikri olmadığını, ona deli gözüyle baktıklarını biliyordu.
O sadece, aynı anda sahnedeki her kişinin yerine geçemediğine üzülüyordu. Eğer geçebilseydi… Harika bir gösteri gerçekleşecekti. Zaman ve mekan birleşecek, o ancak o imkansız anda doyuma ulaşacaktı.
İronik bir şekilde, kendi yarattığı bir şeye tam olarak sahip olma arzusu onun cezası olmuştu.
Bunu da biliyordu.