Kategoriler
edebiyat Genel

28.06.2020

Telefonumun ekranında onun adını görmek tuhaftı. Adı ve soyadı yazılıydı rehberde gerçi; ama belki de aramızda resmîyet olduğunu hissetmediğim tek kişiydi. Uzun zamandır haber almamıştık birbirimizden. Aramızda kötü bir şey geçmemişti; ama nedense uzaklaşmıştık. Kim bilir, benim anlayamadığım, görünür bir şey olmadığından da sormaya cesaret edemediğim, küçük gibi görünen bir ayrıntı vardı.
‘Merhaba,’ yazıyordu mesajda. Sıradan selamlama sözcükleri kullanmazdık biz oysa. Doğrudan doğruya konuya girerdik. Ne olursa olsun hep böyle yapmıştık şimdiye kadar.
Ben de merhabasına karşılık verdim mecburen.
‘Müsait olduğunda bir yerde oturup konuşabilir miyiz? Ne zaman uygunsun?’
‘Tamam, akşam bana gel. Bir çay içer konuşuruz ne konuşacaksak.’
‘Tamam, görüşürüz akşam.’
Akşam çok zor olmuştu; ama sonunda olmuştu. Biraz börek vardı buzlukta. Onu çıkarıp kızarttım, bir de dediğim gibi çay demledim. Ve… Bekledim.
Zili hızlıca ve kısaca çaldı. Sanki çekiniyor; ya da gelip konuşmayı aslında hiç istemiyordu.
Kapıyı açtığımda gerginliğini fark etmemek işten bile değildi. Ayakkabılarını çıkarışı, ellerini çabuk çabuk yıkayışı, hızlıca bana gülümseyerek oturma odasına geçişi, bacaklarını sandalyede devamlı sallayışı. Böreği hızlı ve küçük lokmalarla yemeye çalışması…
‘Konuş…’ dedim. Ben de sabırsızlanmaya başlamıştım artık.
‘Ben evleniyorum…’
‘Kiminle? Ben niye tanımıyorum? Yoksa tanıyor muyum?’
‘Boş ver… Zaten evlenmeyi hiç istemediğimi fark ettim.’
‘EEEE?’
‘Ben aslında sana aşığım.’
Ama ben ona aşık değildim…

Kategoriler
edebiyat Genel

27.06.2020

Bir fakültenin bahçesinde, kuytu bir yerde saçlarını taramaktaydı. Morali o kadar bozuktu ki, normalde insan içinde yapmayacağı bir şeyi, koskoca fakültenin bahçesinde yapıyor olması dahi bunun göstergesiydi. Tarağı şimşirdendi. Hafif sivri uçları başına masaj yapıyor, onu sakinleştiriyordu. O kadar üzgündü, o kadar yılmıştı ki, bu ülkede asla barınamayacağını düşünmekteydi. Hatta bu dünyada bile yerinin olmadığına inancı tamdı.
Bir kadın olarak; ne yaparsa yapsın yetmiyordu. En kötüsü, kendisine olan inancı gitgide azalıyordu; çünkü öyle yetiştirilmişti. Bu dünyada altyapıdan bile fazla önemliydi özgüvenin varlığı ya da yokluğu.


Elinde tarak, bambaşka bir yerde olmasının şaşkınlığı… Buraya nasıl gelmişti? Bir an önce fakülte bahçesindeyken…
Burası neresiydi?
Her taraf kozamsı bir şeyle kaplanmış gibiydi. Yani odunumsu olsa da; eğilip bükülebilen bir malzeme…
Karşısında sessizce ona bakan bir kadın vardı. Aslında şile bezine benzer, basit bir kıyafet giyse de; bir tanrıça gibi güvenli duruyordu.
‘Merhaba… Dilimi biliyor musunuz?’
Tam bu cümleyi bildiği diğer dillerde tekrarlayacakken kadın konuştu:
‘Evet… Merhaba… Aç mısın?’
Daha yeni bir şeyler yemiş olmasına rağmen aç hissediyordu.
‘Tabii aç olmalısın. Jüpiter’e ışınlanınca takviye enerji kalmamıştır vücudunda.’
Böylece, nerede olduğuna dair saçma sapan da olsa bir açıklama getirilmişti.
‘Jüpiter… Gezegen olan Jüpiter değildir herhalde.’
‘Evet evet. Bizim gibi kadınların mesken tuttuğu Jüpiter’desin.’
‘Zeus’un gezegeni bir kadın gezegeni mi olmuş?’
Biraz eğlenmenin zararı olmazdı değil mi? Gerçi burada tuhaf şeylerin cereyan ettiğini o bile yadsıyamazdı.
‘Ha, evet… Ataerkil olan dünyadan ne beklersin ki? En büyük gezegene bir tanrıçanın adını verecek değiller ya.’
‘Benim ne işim var burada?’
‘Eğitime tâbi tutulup dünyaya geri gönderileceksin. Özgüven istemiyor muydun sen? İşte hem altyapıya hem de özgüvene sahip olacaksın burada. Böylece dünyanın her yerinde barınabileceksin. Öyle bir eğitimden geçirileceksin ki, her şeye hazırlıklı olarak gideceksin dünyaya. Burası Jüpiter… Şu an gazın üzerindeyiz. Tıpkı biz kadınlar gibi akışkan burası. Ve tıpkı bizler kadar tehlikeli…
Burası bizim yurdumuz. Yaşayacak kadar ehilleştirdiğimiz memleketimiz. Burasını ehilleştirdiysek dünyayı neden ehilleştirmeyelim?’
‘Neden ehilleştirmeyi düşünüyorsunuz dünyayı?’
‘Düzeltmek için. Artık daha fazla yıkmamak için… Saldırmadan ya da başka yıkıcı bir şey yapmadan. Aklımızla… İşte sen de buna katkıda bulunacaksın eğer istersen. İstemezsen de, olduğun yere geri bırakılacaksın.’
‘Ben açım. Önce midemi, sonra da ruhumu ve zihnimi doyurmak istiyorum.’
Cevap verilmişti. Eğitim başlayabilirdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

26.06.2020

Bir gemide çalışıyordu. Hemen hemen her türlü gemide, her işte çalışmıştı. Yeter ki gemi olsun. Ayakları sabit bir zemine değil de; devamlı yaylanan bir zemine bassın… O her işi yapardı. Yeter ki, bir dakika bile olsa denizin kokusunu alsın…
O mektubu alana kadar böyle ölmeyi planlıyordu; ama mektup onu karaya çağırıyordu. Ağabeyi ölünce, babası, ağabeyinin karısı ve üç çocuğu geride kalmıştı ve hiçbiri iş görür durumda değildi. Tarlanın işçiye ihtiyacı vardı ve bunu yapacak tek kişi oydu.
Eşyalarını toplayıp istemeye istemeye gitti köyüne. Oradan kaçışını bugün gibi hatırlasa da… Oradan nefret etse, yaklaşan her adımda göğsü tıkansa da…
Köyünden kaçarken giydiği kazağı giyiyordu. Bu kazak uğurlu kazağıydı. Onu çok nadir zamanlarda giymişti. Yeni bir gemide işe başlarken… Her gemiye ilk o kazakla girerdi. Şimdi de; geleneği bozmuyordu; ama bu kez çıkmak, herhangi bir çıkış yolu bulmak umuduyla giyiyordu onu.
Eve vardığında bavulunu kapının önüne koyup kimseye selam vermeden tarlaya koştu. Tarla sürülmüştü. Karıklara baktı. Onları akıntı yolları gibi hayal etmeye çalıştı. Olmadı. Ne de olsa bir karık durağandı. Tarla otla, ekinle; ya da başka bir şeyle dolu olsaydı, o otları falan denizin dalgaları gibi hayal etmek kolay olacaktı; ama sadece delik deşik toprak vardı ortada.
Evden bavulunu dahi almadan oradan kaçmaktan başka bir yol göremiyordu kendisi için.
İlle de gemide yaşamalı, orada çalışmalıydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

25.06.2020

Süslenmiş bir masanın başında oturuyor. Masanın etrafında başka hiç kimse yok. O masa boşu boşuna mı süslenmiş?
Eğer zihnine bakabilmeyi sağlayan özel bir gücünüz olsaydı ve zihninin içine girebilseydiniz, en azından ilk katmanında sadece büyük bir hoşnutluğun var olduğunu görebilirdiniz. Süslenmiş bir masanın etrafındaki tek kişi olmak, demek ki bu durumda, yani onun için, o kadar da kötü değildi. Hatta son derece mutlu etmişti onu. Aslında zihnine bakmaya bile gerek yoktu. Yüzündeki gülümsemeden de anlayabilirdiniz durumu. Acaba neden koskoca bir masada tek başına oturmak onu mutlu etmekteydi?
Bu, masada oturduğu mekânla ilgiliydi. O mekânısonunda satın aldığı için, tek başına kurlamak için süslemişti bu masayı. Kutlamayı tek başına yapıyordu; çünkü her şeyi tek başına, dişiyle tırnağıyla başarmıştı. Çocukluğunda buralar harabeydi; ama o çok seviyordu bu araziyi. O harabede çok güzel zamanlar geçirmişti. O zaman da tek başınaydı. Kimse oralarda oynamaya cesaret edemezdi çünkü. Hayalet hikâyeleri korkutmuştu hepsini.
Yani, her şeyi tek başına yapan bir insan için kutlamada da ek başına olmak mutsuz eden bir durum değildi.
En azından ilk katmanda…

Kategoriler
edebiyat Genel

24.06.2020

Bir barda dans eden iki insan… Neden dans ettikleri belli. Zaman geçirmek, eğlenmek istiyorlar bardaki herkes gibi. zaten birbirlerine temas etmeden; son modaya uygun dans ettiklerinden aralarında bir çekim olup olmadığı belli olmuyor. Sanki bir oyunda eşleşmiş iki insan onlar. Oysa, içlerinden biri, daha önce hiç bara gitmemiş. Çok gürültülü geliyor bar ona çünkü. Kafası o kadar dağınık, kendisini o kadar çaresiz hissediyor ki, önünde bir bar görünce girivermiş öylece.
Onun karşısındaki için bara gitmek gündelik bir şey. Her gece yaptığı bir şey olmasa da; haftada iki-üç kez gittiği söylenebilir. Yapacak bir şeyi olmadığından mı? Belki… İçindeki karmaşayı susturabilmek için mi? Kesinlikle…
Dansları uyumsuzlaşmaya başladı bile. Bara sıkça giden, diğerinin bunu pek sık yapmadığını anladığından ona bir içki ısmarlamak istediğini söylüyor. Biraz kafası dağılmalı. Alkol düzeyi en düşük olduğundan bira istiyor. Tuvaletler çok kirli ama. O, bunu da biliyor. Bir bbiradan sonra bildiği en temiz tuvaleti olan bara gidebileceklerini söyleyecek. Karşısındaki, pis bir tuvalete bile tahammül edemeyecek kadar kötü durumda olmalı…
Tamam da; o bunu neden önemsiyor?