Kategoriler
edebiyat Genel

23.06.2020

Tuhaf görünümlü bir bina var oturduğum evin civarlarında. Benden başka kimse, en azından benim yanımda bu binanın tuhaflığına ilişkin bir tek kelime etmedi. Ben bir şeyler söylersem bakıyorlar ve hayretle beni onaylıyorlar o kadar. Artık binanın tuhaflığından çok bu tuhaf gelmeye başladı.
Bina da nasıl biliyor musunuz…
Bir çaydanlık gibi; ama çeperlerinde küçük çaydanlık ağızları var. Yani birden çok kavisli ağzı olan bir çaydanlık biçiminde olan bir bina size de garip gelmez miydi?
Bu arada bir apartman mı; iş merkezi mi, yoksa başka bir şey mi bilmiyorum. Kapısını bile seçemedim. Yanına yaklaştım, etrafında dolaşmaya çalıştım; ama hep bir işim çıktığı için tamamen keşfedemedim binayı.
Bu binanın tuhaf görünümlü olduğunu benimle paylaşan ilk kişiye bir ödül vermeye karar verdim. O zaman düşünürüm ödülün ne olacağını.

Bina yıkıldı. Ne ben keşfedebildim tam olarak; ne de etrafımdaki birisi onun ne kadar tuhaf olduğunu kendi başına keşfedebildi.

Kategoriler
edebiyat Genel

22.06.2020

Bir devlet dairesinde memur olarak çalışıyordu. Daha doğru bir tabirle kamu personeli…
Uzun bir odadaydı. Odanın en ucundaki büyük masada küçücük kaldığını biliyordu. Onun küçüklüğünü vurgularcasına sandalyesinin arkalığı da oldukça uzun ve genişti. İki telefon, bir bilgisayar ve daha birkaç şey vardı masada. Ne var ki, o yoktu. Ruhu başka bir yerdeydi. Gülümsemesini başka yerlerde unutmuş olmasına rağmen kimse anlamasın diye bir yerlerden ödünç bir gülümseme alarak telafi etmeye çalışıyordu.
Eylem insanı olduğunu kendisine sık sık söylemesine rağmen orada tüm gün oturması ironik değil miydi? Aslında onunla ilgili birçok şey ironikti. Mutsuz muydu? Belki… Bazen… Çoğunlukla mutsuz olmayı kendisine yediremezdi; ama bu basit bir hırs ya da kompleksten öte iyi bir şeydi. Mutsuz olmamaya çalışırken; mantıklı şeyler yapardı ve böylece hem mutsuz olmaz, hem de işe yarar şeylerle uğraşmış olurdu.
İnsanları sevmediğini söylerdi sık sık; ama her şeyi olduğu gibi, onları da için için sevdiği için kendisinden hiç hazzetmezdi. Sevdiği için önemser, önemsediği için de kendisini yerdi.
Bazı şeyler yazdığı için insanlar ona ‘yazar’ derdi. Yazar olmayı değil de; yazmayı sevdiğinden pek umursamazdı bu ünvanı.
Çoğunlukla yazdıklarının anlaşılmayıp basit olduğunu söylerlerdi ona. Sadece gülümserdi. Ne diyebilirdi ki?
İnsanlar arasında yazarak kendisine bir yer bulmaya çalışan, yazdıkları gibi basit bir insandı işte. Ne var ki, dolu bir bankın orasında burasındaki boşlukları toplarsanız sığabileceği kadar yer olan; ama bir türlü birilerine ‘biraz yana kayabilir misin…’ diyemediğinden ya da dese de işitilemediğinden kenarda dikilip kalmış bir insan gibi hissederdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

21.06.2020

Bir lise öğrencisine hiç benzemeyen, omuzlarında tonlarca yük bulunuyormuş gibi davranan, belki de; gerçekten öyle olan genç bir adamdı. Aslında bir adam olamamıştı henüz. Bir ergen olduğunu söylemek çok daha doğruydu. Deri bir bel çantası, çantanın içinde büyük bir tütün torbası ve sigara kağıtları, filtre yoktu; çünkü filtresiz sigara içmeyi seviyordu, genelde boş olan cüzdanı ve devamlı çatallı bir sesi, en az sesi kadar çatallı düşüncelerinden ibaretti tek serveti. Bir de evlerindeki özensiz; ama sigara kokusu haricinde temiz kıyafetleri…
Ha… Birkaç da kitap… Çoğunlukla kütüphanelerden okuduğu için o da. Yoksa zihnindeki kitaplar fazlaydı aslında.
Bir filozof gibi düşünmeyi öğrenme isteğiyle dolu bir de zihni vardı tabii.
Bunların, yani tüm servetinin bir an içinde önemsizleşeceğini bilemezdi.
O kadını gördüğü an…
Kırk beş-elli yaşlarındaydı. Zayıftı, temizdi, sigara kokmuyor; ondan nefret ediyordu. Kendisine de söylemişti zaten. O an bırakmıştı mereti. Kitapları seviyor, çokça düşünüp az konuşuyordu onun aksine bu kadın. Evli değildi. Kız kurusu olduğunu söylüyor, hafifçe, hüzünsüzce gülüyordu ardından. Bir sıkıntısı yoktu bununla ilgili. Nasıl olmadığını bilmiyordu. Bir Türk kadını nasıl olur da bir kız kurusu olmayı bu kadar normal karşılardı, akıl erdiremiyordu.
İşte bu ergen, bu kadına bir anda vurulmuştu ve artık sırf o anın yüzü suyu hürmetine, bir adam olmuştu.

Kategoriler
Genel Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Altmış Yedinci Bölüm (21.06.2020)

Mert ilk uçakla gelecekti. Onun için ne yapmalıydı şimdi? Pirzola… Tabii, düşünmesi bile abesti. En sevdiği şey oydu çünkü. Pilavı da kuyruk yağıyla yapacaktı. Pirzolayla birlikte kuyruk yağının etli kısmını da kızartacak, diğer kısmını pirinç pilavına koyacaktı. Sabah kahvaltısına da ciğer iyi giderdi. Hem kendisi de severdi ciğeri kahvaltıda. Yaprak ciğeri de çok güzel yapardı. Bir de akşam için salep yapmalıydı. İlk gün mutlaka salep içerlerdi birlikte. Kavuşmalarının şerefine bol tarçınlı, hakiki salep ısınan içlerini bir kat daha ısıtırdı. Ertesi gün için de yine bol tarçınlı sıcak şarap yapacaktı. Rutin bir şeydi bu.
Gerçi bu kez daha farklı olacağı şimdiden belliydi; ama yine de rutin önemli idi.
Defterden sabah bahsetmeyi planlıyordu. En azından ilk akşam olaysız geçmeliydi; ama tabii merak edip sormazsa ve onu açıklaması için zorlamazsa…
Muhtemelen Selim Amca’yla tartışmadan yollarını ayırmışlardı. Annesi için zor olmalıydı; anladığı kadarıyla; ama neden hayatlarını değiştirme gereği duyduklarını henüz anlayamamıştı. Okumaya devam etmeden önce hazırlıklarını yapmak istiyordu. İlgilenmesi gereken şeylerle ilgilenip; Mert’e tüm varlığıyla zaman ayırmak…
Özlemişti… Çok özlemişti…
Üstelik yeni öğrendikleri bir kat daha arttırmıştı özlemini. Bildiği tek değişmemiş kalan gerçek, Mert idi. Onun varlığı… O da şaşıracaktı çok büyük ihtimalle tüm bunlara. Birlikte anlayacak, fikir yürütecek birisinin olması çok iyi olacaktı ikisi için de.

Kategoriler
edebiyat Genel

20.06.2020

‘Denizden yeni mi çıkmıştı, neydi;’ diye başlar hani o şiir. Onu gördüğümde, yanımdan geçerken havasını kokladığımda hep o şiir gelir aklıma.
Deniz gibi kokar. Oysa adı Toprak. Ne kadar ironik değil mi? Şiirin aksine o bir kız değil, iri yarı bir adam. Elleri de şiirdeki gibidir. Balık kılçıklarını anımsatır insana. Bunun nedenini sormaya cesaret edemedim hiç.
Bir sürü işte çalıştığını biliyorum ama. Çocukken bir trende çalışırmış önceleri. Sonra büyüyüp makinist olmuş. Tren ona dar gelmiş, gitmiş bir luna parka makine sorumlusu olarak iş bulmuş. Ondan sonra bir sürü iş yapmış. En son da… Şimdi emekli işte. Kahvede oturuyoruz birlikte bazen. Sigarasını hep kendi sarar. Bir sürü tütünü, pahalılı ucuzlu, harmanlayıp kendisine özel bir karışım yapar. Çayını şekersiz içer; ama çaydan hemen sonra oroletini eksik etmez. Düşünün, onca sigara kokusuna rağmen deniz kokmayı becerir işte.
Bir gün bir oğlan geldi. Yirmi üç-yirmi dört yaşlarında. Tutturdu kahvede tek kişilik bir oyun oynayacağım diye. Tiyatro yapacakmış kerata. Ulan hayatımız tiyatro zaten. Neyse… Kabul etti bizim kahveci Sadık.
Ben şiir severim de; tiyatro bana fazla büyük gelir. Büyük derken; gösterişli, gösterişçi… Hep büyük oynarlar. En arkadaki görsün diye. Hayatta öyle yapsaydık anamız babamız çekerdi kulağımızı, yerdik terliği kıçımıza…
O kadar kolay mı be!
Şiir öyle mi… Şiir işte, başka ne denebilir ki.
Oynadı oyununu uşak. İzledim de; vallahi hiçbir şey anlayamadım. Tam oyunun ortalarında ışık bozuldu. Böyle yanıp sönmeye başladı. Biraz tuhaf bir ışıklandırması vardı da, işte getirip kurmuştu. Bizim gizli denizci hemen yetişti, çocuk oynarken yapıverdi ışığı. Tiyatro içinde tiyatro oluverdi.
Hayat gibi…