Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Birinci Bölüm: (24.04.2018)

Handan yatağından aniden kalktı. Gözlerini açmasıyla yatağından kalkması arasında birkaç salise ya vardı ya yoktu… Susamıştı. Genellikle gece susamazdı. Onun için de odasındaki masada su bulundurmazdı. Kapıyı açıp ince bir gıcırtının eşliğinde mutfağa koştu. Kapı gıcırtısının ince çığlığı durduğunda kadın çoktan yolu yarılamıştı…
Suyunu damacanın pompasına sert hareketlerle basarak kesme kristalden bardağına doldurdu ve bardağı hızlıca ağzına doğru götürdü. Bardaktaki su bu hızla yükseldi, yükseldi ve bardaktan taştı… Birkaç damla su eşofmanının yakasına damlasa da hiç istifini bozmayan Handan, geri kalan suyu soluk almaksızın içti. Bardağı bankoya sertçe koyduktan sonra aynı acelecilikle yarıda bıraktığı uykusuna geri dönmek için odaya koştu. Aynı gıcırtı… Kapının kapanırken çıkardığı çatırtı sesi… Aynı adımlar… Ve yatak…
Bir ya da iki kere yatağında döndükten sonra tekrar uykuya dalabildi Yarım saat ya da kırk dakika sonra tekrar uyanacağını bilse muhtemelen uyumaya çalışmazdı; zira delikli bir uyku hiç hazzetmediği şeylerden birisiydi. Bu kez onu uykusundan eden şey kapı ziliydi. Zilin melodisini duyduğunda da aynı anilikle uyandı Handan. Oysa sakinleştirici bir melodiydi. Kitaro’nun “Koi”’si…
Her zaman ani bir şekilde uyanırdı. Bu onun işinin gereğiydi çünkü… O, bir kiralık katildi. Üstelik bu işi severek yaptığı rahatlıkla söylenebilirdi. İşinin ehli olduğu da…
İşi dışında sakin bir hayatı vardı Handan’ın. Okumayı ve müzik dinlemeyi severdi. Spor yapmayı da…
Bir yarasası vardı. Meyve yarasası diye tabir edilenlerdendi. Meyve dışında hiçbir şey yemiyordu hayvan. Handan bu yarasayı yavruyken bir ormanda bulmuş, eline alır almaz onu sevivermiş ve evcilleştirmişti. Hayvanlar severdi Handan’ı. İnsanlar da severlerdi ama hayvanlara bahşettiği sevginin çok küçük bir kısmını insanlara bahşederdi.
Bir kartviziti yoktu Handan’ın ama o kendisine ihtiyacı olan kimseleri bulmakta hiçbir zaman zorlanmamıştı çünkü ona ihtiyacı olan insanları nerede bulacağını biliyordu.
Kimi öldüreceğini hiçbir zaman önemsenememişti. Ona hangi görevi verirlerse versinler, bir an dahi gözünü kırpmadan ve tabii parasını da alarak yapardı o görevi. İnsanlar onun bir dişi olduğu için iş bulamayacağını düşünmelerine rağmen ünü, ona her kapıyı açacak büyüklükteydi. Her ortamda iş bulabiliyordu Handan; çünkü her ortamda bulunan insanların yüreklerine, onun varlığına ihtiyaç duyacak kadar rekabet, kıskançlık gibi birisinin öldürtülmesini sağlayan hisler hakimdi.
Öldürmek için bulduğu yöntemler yaratıcı ve çeşitliydi. Boş zamanlarında müzik eşliğinde laboratuvarında zehirler hazırlar ya da atölyesinde çeşitli silah tasarımları üretip tasarladığı garip silahları imal ederdi.
Laboratuvar ve atölye birbirlerine bitişik iki odaydı. Aralarında camlı bir kapı vardı. Bu odalardaki ses sistemi çok pahalı bir sistemdi. Her yerden aynı oranda ses gelirdi ve bu da, Handan’da bu sistemin yaydığı sesin kendisini yumuşakça sarıp sarmaladığı hissini uyandırırdı. Bu şekilde hissetmeyi seviyordu Handan. Müziğin kollarında rahatlamayı… Sanki müzik şefkatli bir ana, Handan’sa kucaklanmaya ihtiyacı olan bir çocuktu.
Biri laboratuvarda diğeri silah atölyesinde olmak üzere iki de kanaryası vardı. Kanaryalar erkekti. Erkek kanaryalar daha güzel öterdi zira. Handan bu kanaryaları müzikle uyumlu ötebildikleri için beslemekteydi. Kanaryalar kafeste kapalı değillerdi ama. Odalara pisleseler de onları kafese kapatamazdı. Bunu yapmaya gönlü elvermezdi çünkü.
Bu odaların ortasında hem kanaryaların yıkanabilmesini sağlayan hem de Handan’ın müzikle birlikte su sesini duymasına imkan verebilecek olan süs havuzları vardı. Havuzda olan suyun harcanmadan dönüşümlü olarak aktığı mermer havuzlardandı bunlar. Alt alta birçok mermer hazneden oluşuyorlardı… Tabii Handan bu havuzların bakımını aksatmaz, sularını kanaryalar için ayda bir kere değiştirirdi.
Zengin Sayılırdı. O kadar çok insan öldürmüştü ki… Öldürdüğü bu insanlar için aldığı paraları da titizce harcardı. Ne çok cimriydi ne de çok cömert…
Canı istediği gibi yaşardı ama bunu çok da abartmazdı. Gerçi bunun nedeni kontrollü olmaya çalışmasından çok abartmaya yatkın bir kişiliğe sahip olmamasındandı.
Evi ne çok büyük ne de çok küçüktü; ama arazisi oldukça genişti. Bahçe içinde müstakil bir evdi. Bahçedeki bitkiler birbirlerinden dekoratif taşlar ve çitlerle ayrılmıştı. Birçoğu zehirliydi bu bitkilerin. Bazılarıysa kokuları için yetiştirilen çiçeklerdi. Renkleri Handan’ın gözüne hoş geldiği için o bahçede yer almaya hak kazanan bitkiler de vardı tabii. En dıştaki kapıda iki köpeğin barındığı bir kulübe bulunuyordu. Bu köpekler Handan’ın özel uğraşları sonucunda çeşitli cinslerle çaprazlaştırıla çaprazlaştırıla genetik açıdan Handan’ın isteklerine cevap verebilir hale getirilmişlerdi. Kuşkusuz ki çok yoğun bir eğitimden geçirilmişlerdi.
Köpek kulübesinin iki üç yüz metre ötesinde geniş bir sera vardı. Bu seradaki çeşitli bölmelerde, bulunduğu çevrenin ikliminde yetişemeyecek olan zehirli bitkileri yetiştirecek ortamı sağlamıştı Handan. Bir sürü bitki yetişmekteydi burada. Seranın arka tarafındaysa devasa bir bina, tepeden bakmaktaydı seraya. Kütüphane… Bu binada da evdeki gibi bir ses sistemi vardı. Kitaplar… kitaplar… kitaplar… Bir sürü kitap vardı burada. Kütüphanenin ortasında da kocaman bir akvaryum…
Kütüphaneye yaklaşık elli metre uzaklıkta sağdaysa Handan’ın evi durmaktaydı gururla. Evde üç oda, bir mutfak, bir banyo ve bir kiler vardı.
Odalardan ikisi daha önce de bahsedildiği gibi laboratuvar ve atölye işlevini görmekteydi. Laboratuvar tipik bir laboratuvardı. Makineleri, deney tüpleri, ateşi, ateşte kaynatılan sıvının esrarengiz kokusu ve garip denekleriyle bir laboratuvardı işte. Atölyenin de tipik atölyelerden herhangi bir farkı görünmüyordu göze.
Diğer odaysa Handan’ın yatak odasıydı. Koskoca arazide en sade odaydı. Gösterişsiz bir yatağı, gösterişsiz bir masayı, ve aynı gösterişsizlikteki bir halıyı ihtiva ediyordu burası da. Ama banyoyu gördüğünüzde yatak odasıyla banyonun aynı evde bulunduğuna inanmazdınız. Çok büyük bir yerdi. Birkaç bölmeye ayrılmıştı. Yıkanma yeri, makyaj ve kılık değiştirme malzemelerinin bulunduğu yer ve küçük ama süslü bir tuvalet… Kiler de büyük ve dağınık bir yerdi. Birbiriyle ilgili olmayan bir sürü şey vardı odanın içinde. Her kiler gibiydi yani. Ama bu kilerin kapısına koskocaman bir asma kilit vurulmuştu. Kuvvetle muhtemel, bu karışıklığı önemli bir şeyleri maskelemek için kullanmaktaydı Handan…
Gerçi bu koskoca araziye onun dışında insanlar nadiren uğradıklarından Handan’ın bir şeyleri gizlemeye çalışması paranoyakça görünüyordu; ama gerektiğinde paranoyakça davranarak hayatta kalabilmişti. Evle ilgilenebilecek bir hizmetçi tutmaya cesaret edecek lüksü yoktu. Bir sürü gizli kapaklı işte parmağı olan birisinin değil bir başkası, kendisinden bile korkmasını doğal karşılamalıydınız…
Günlerini çok yoğun yaşadığından en ufak bir dinlenebilme ihtimalini kollar ve değerlendirirdi. İşte bu yüzden uykularının bölünmesinden nefret ederdi.
Yatağından kalkıp alelacele laboratuvarındaki arazisinin kapısının dışını gösteren kameraların bağlı olduğu ekranın karşısına geçerek gecenin bu vaktinde gelenin kim olduğuna baktı. Hiç tanımadığı birisiydi gelen. Ansızın istem dışı bir ürperme aldı bedenini. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Onun evinin önünde tanımadığı bir adam duruyor ve teklifsizce kapısını çalıyordu ha? Hem de gecenin yarısında…
Garipti… Çok garipti… Handan bu adamın kazayla kendi evinin kapısını çalması ihtimalini göz önünde bulunduracak kadar ahmak değildi. Eğer o kadar ahmak olsaydı şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu. Eşofmanının cebinden yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen bir nesne çıkardı, onu sol avcuna gizledi, kapıyı açmayı sağlayan düzeneği çalıştıran düğmeye bastı ve adamı beklemeye koyuldu.
İnterkomun mikrofonundan adamın kim olduğunu sormaya gerek görmedi; zira elektronik cızırtılar eşliğinde kulağına gelecek olan o sesteki elektronik cızırtı ondan birçok şeyi gizleyebilirdi.
Megafondan adama ciddi bir ses tonuyla kütüphanenin yolunu tarif etti ve yol boyunca nasıl hareket ettiğini kameralardan gözetledi. Çünkü her türlü veri, hayatta kalmasını sağlamak için önemliydi.
Yavaş yavaş ama emin adımlarla yürüyordu adam. Rahattı. En ufak bir çekincesi vardıysa bile bunu ustalıkla gizleyebiliyordu Handan’ın dikkatli gözlerinden.
Orta boylu ve heybetli bir adamdı. Esmerdi. Gözleri de karaydı. Kafasını kazıtmış olduğu için saçlarının rengi belli olmuyordu. Kafası pırıl pırıldı. Tek bir tel saç dahi yoktu bu kafada. Bu parıltı adamın titizliğini belgeliyordu. Kısa kollu mavi bir gömlek giymişti. Altına da mavi keten bir pantolon… Pantolonun paçaları, titizce boyanıp cilalanmış simsiyah deri çizmelere sokulmuştu. Çizmeleri uzun konçluydu. Dizlerinin yarım parmak gerisinde sona eriyordu konçlar. İçlerinde bıçak saklamaya müsait bir çizmeydi yani… Ama Handan şaşırmıştı. Kısa kollu bir gömlek giymişken uzun konçlu bir çizme giymek ne demek oluyordu? Bu adamın düpedüz çizmesinde bıçak taşıdığını ima ettiğini düşündürüyordu Handan’a.
Kütüphaneye gitmek için yürüdüğü yolun üzerinde bir yükselti bulunmaktaydı. Bu yükseltiden çıkarken dengesini kaybetmesinden sonra adımlarını hızlandırdığında adamın hafifçe aksadığını fark etmişti. Yavaş yavaş yürümesinin nedeni belki de aksayışını gizlemek içindi. Ya da çizmelerindeki silahlar dengesini bozuyordu belki.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ İkinci Bölüm: (25.04.2018)

Adam kütüphaneye gidip oradaki sandalyelerden kapıya en yakın olanına oturduktan sonra Handan özel saatini koluna takarak kameradaki görüntüyü saatin ekranına geçirip gözlerini adamdan hiç ayırmadan kütüphaneye doğru yollandı. Adam hiç hareket etmeden bekliyordu. Onu beklerken kitaplara bakmamıştı bile. Handan içeri girdiğinde gözleriyle onun yüzüne bakmanın dışında bir tek kasını bile oynatmamıştı. Yüz hatları fazlasıyla durgundu.
Saatini adam fark etmeden kapattı ve adamın karşısındaki sandalyeye oturup onun konuşmasını bekledi.
Adam boğazını temizledikten sonra:
“Bu kadar geç bir vakitte sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim… Ne var ki, ancak şimdi gelebilecek durumdaydım…”
Handan sustu. Bunun önemli olmadığını söylemek onun dürüstlük anlayışına uymazdı çünkü. Üstelik belki de deliksiz bir uykudan çok daha önemli bir şey için gelmişti adam. Uykusunun onun için her şeyden önemli olduğunu, kendisini bir daha rahatsız etmemesi gerektiğini de söylemesi doğru olmazdı.
“Buraya size bir iş vermeye geldim…”
Evet, işte şimdi adamın meramını öğrenmişti; ama bu onu son derece kızdırmıştı. Yeni bir iş, uykusundan hiç de önemli bir şey değildi. Yine de rahatını tam anlamıyla bozacak bir terslikten iyiydi. Yavaş yavaş gevşemişti. Kendisini rahat bırakıp esnedi; ama gerinmedi…
İşin ne olduğunu sormak bile içinden gelmiyordu. Nasılsa adam söyleyecekti. Kim bilir hangi aptalı, hangi aptalca bir sebeple öldürmesini isteyecekti ondan. Bekledi…
“Sizden… birisini öldürmenizi istiyorum…”
Elbette bunu isteyecekti. Onun işi buydu zaten. Başka bir şey yapmak işinin tanımında yer almıyordu. Neden bu kadar uzatıyordu bu adam? Kendisinin suskunluğu onu tedirgin etmiş olmalıydı. Doğru ya, kütüphaneye geldiğinden beri bir tek kelime bile etmemişti adama. Bu tür iş görüşmelerinde pek konuşmazdı zaten; ama bunu o nereden bilecekti. Her şeye rağmen konuşmak içinden gelmediği için yine sustu.
“Beni…”
Kendisini öldürmesini isteyen birisi Handan’a daha önce başvurmamıştı; ama birkaç meslektaşının böyle işler yaptıklarını duymuştu. Onun için o kadar da şaşırmamıştı adamın bu talebine.
Eh artık birkaç soru sormalıydı. Nasıl ve nerede öldürülmek istediğini falan…
“Nasıl?”
“Ustalıkla ve acı çekmeme izin vermeden.”
“Ustalıkla” demişti adam. O kadar soyut bir şeydi ki bu. Handan’ın mesleğinde bu denli ifadelerden nefret edilirdi. “Nasıl öldürürsen öldür” çok daha tercih edilebilir bir talepti. Hatta Handan’ın en çok tercih ettiği talep buydu; çünkü bu taleple, insanlar sanatını özgürce icra etmesine izin vermiş oluyordu. Böyle olunca da bir sürü yeni şey deneme imkanı bulabiliyordu. En yenilikçi öldürme yöntemlerini, ona verilen bu fırsatlarda icat edebiliyordu.
Gerçi “ustalıkla” ibaresi de bir nevi “sana güveniyorum, nasıl yaparsan yap,” demek oluyordu; ama… “Nasıl yaparsan yap” tabiri işin erbabına, yani kendisine olan güveni daha belirgin bir şekilde gösteriyordu.
“Peki ne zaman? Özel bir arzunuz? Söylemek istediğiniz herhangi bir şey? Yapmamı ya da yapmamamı istediğiniz herhangi bir şey…”
“Doğal bir ölüm gibi görünmesini istiyorum. Öyle bir şey olsun ki, intihar ya da cinayet ihtimali düşünülmesin. İnsanların akıllarının ucundan bile geçmesin… Ve… Üç gün sonra ölmek istiyorum. Tam akşam sekizde…”
İşte şimdi meraklanmıştı Handan. Neden bu kadar dakik ve sezdirmeden öldürtmek isteyebilirdi bu adam kendisini? Ve hazır merak etmeye başlamışken, kendisini öldürtmek isteyen bir adam neden çizmelerinde silah taşımaya gerek duyabilirdi? Yoksa bu çizmeler topallar için özel yapım olanlardan mıydı? Madem merak ediyordu, o zaman merakı giderilmeliydi. Bu kadar basitti işte. Üstelik onun bu adama karşı üstünlüğü vardı. Eh, ne de olsa onun katili olacaktı. Yaşamını alacaktı ellerinden. Belki ölme nedenini öğrenmese de olurdu; ama şu çizmeler… Onların sırrını cidden merak ediyordu.
“Peki… İstediğin zamanda ve istediğin şekilde, tereyağından kıl çekermişçesine sorunsuzca öldürebilirim seni… Yalnız merak ediyorum, bu çizmelerin neden böyle uzun konçlu? İçlerinde bir şey mi saklıyorsun?”
Adam güldü ve aniden çizmelerini çıkarmaya koyuldu.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Üçüncü Bölüm: (26.04.2018)

Çizmelerinin içinden tıka basa dolu iki torba, onları açtığında da içlerinden, iri parmaklı bir adamın baş parmağı boyutlarında elmaslar çıkmıştı.
“Bunlar size ait.”
“Sadece sizi öldürdüğüm için mi?”
“Evet… ve kimseye bir şey anlatmamanız için.”
“Birisinin beni sorguya çekme ihtimali mi var? Bana güvenmiyor musunuz? Ya da…”
“Her ihtimali düşünmek zorundayım…”
Handan hafifçe gülümsedi. Adamdan izin alarak elini torbalardan birisine daldırıp bir elmas aldı. Masanın üzerindeki bronzdan yapılmış bir kuğu biblosunu aldı ve kaşla göz arasında aldığı elmasa bir… iki… üç… kere vurdu. Elmas, yani o sertliğiyle ünlü, kırılmaması gereken şey, kırılmıştı…
Sözcüklerini, adamın kemiklerini kırmasından korkarcasına tane tane sarf etmeye koyuldu Handan:
“Beni şaşırtan, bu kadar aptal olabileceğini düşündüğünüz birisine kendi canını alacağı ve iz bırakmayacağı konusunda güvenmeniz… Beni tanımadığınızdan, bu kadar aptal olduğumu düşündüğünüz için size kızmıyorum. Yani kendi üzerime alınmıyorum. Yine de nasıl bu kadar … aptal olabileceğinize, bir türlü akıl sır erdiremiyorum!”
“Peki nasıl anladınız?”
İşte şimdi sinirlenmişti Handan. Bu kez sinirlenmişti; ama kontrolünü kaybetmemeliydi bu salak adamın karşısında. Sahi, epey uzun zamandır sinirlenmemişti. “Öfke çoğu zaman insanın aklını bulandırır; ama bazen de yaşadığını hissettirir,” diye geçirdi içinden. Acaba adama cevap verse miydi? Susmaya karar verdi… Sözde elmasın içine ne gizlemişti acaba bu aptal? Kırıkların arasından fil dişine benzer bir materyalden yapılmış bir zar çıktı. Her yüzünde başka bir şey olan bir zar. Bir yüzünde bir sayı, bir yüzünde çizgiler, öbür dört yüzünde de birer harf bulunuyordu.
Hemen diğer elmasları da kırmaya, zarları yığmaya başladı.
Adamsa aptal aptal bakmaktaydı Handan’a. Handan bu işi yaparken, ansızın, normalde sormayacağı bir şeyi bu kez sorması gerektiğini kavradı. Bu iş oldukça ciddi görünüyordu çünkü.
Elleri sahte elmasları kırmakla uğraşırken dikkatini adama, kendisinin soracağı soruya vereceği cevaba yöneltti:
“Size adımı kim verdi? Beni nereden buldunuz…”
Bu sorusunun cevaplanacağını umuyordu Handan; çünkü bu adam zaten ölmek istiyordu. Dolayısıyla can güvenliğini düşünmek gibi bir sorunu olmayacaktı. Nitekim adam bir isim vermişti. Bu ismi adama göstermeden oldukça gelişmiş olan bilgisayar sistemine bağlı saatine yazdı. Müşterilerini hatırlamazdı Handan. Belki de tek zaafı buydu. Ya da en büyük gücü. Hatırlamak istemediği için değil… Hiçbirisine hatırlayacak kadar önem vermediği için… Onun mesleğinde bu çok ağır sonuçları olabilecek bir durum olduğu için bu sistemi kurmuştu. Canı pahasına koruması gerektiğini, üzerinde büyük bir sorumluluk bulunduğunu bile bile… Gerçi kolundaki saatin bir düğmesine basmasıyla sistemi kurtarılamayacak şekilde çökertmeyi mümkün kılmayı ihmal etmemişti.
Üstelik bu saat onun dışında kimsenin elinde çalışmazdı…
İsim sisteminde bulunmuyordu. Adam yalan da söylemiyordu. Emindi, oldukça emindi Handan. Yalan söyleyen birisini tanımak konusunda hiç yanılmamıştı. Bu konuyu askıya almaktan başka aklına bir şey gelmiyordu şimdilik.
Tüm elmasları kırdıktan sonra zarlara göz gezdirmeye başladı. Adamsa sandalyesinde süklüm püklüm oturmaktaydı. Zarların ne işe yaradığını, anlamaya çalışma işini de erteleyen Handan, önce onlar hakkında alabileceği tüm bilgiyi toplamaya karar verdi. Zaten yapması gereken ilk iş de buydu; ama uykusuzluk… Asla dayanamadığı tek şey, aklını köreltmeye, öncelikleri konusunda kafasını karıştırmaya başlamıştı bile.
“Bu zarları nereden buldunuz?”
“Bulduğumda zar değildiler…”
“Elmasların sahte olduğunu bilmiyor muydunuz?”
“Biliyordum…”
“Peki öyleyse, bu sahte elmasları nereden buldunuz, onların sahte olduklarını size kim söyledi ve içlerinde bu zarlar olduğunu biliyor muydunuz?”
“Hayır…”
“Tam olarak ne biliyordunuz peki beyefendi?”
Sabrı iyiden iyiye taşmaya başlamıştı. Zaten adam öyle ya da böyle her şeyi açıklamak zorunda kalmıştı. Hala neden boşu boşuna işini zorlaştırmaya çalıştığını anlamıyordu.
“Aslında pek bir şey bilmiyorum…”
“O zaman neden kendinizi bana öldürtmek isterken bu elmasları benim başıma attınız? Hem neden ölmek istiyorsunuz ki?”
“Büyük bir hata yaptığım için… Çok büyük bir hata…”
“Beyefendi, burada bir dram filmi falan çekmiyoruz! Siz “büyük bir hata” deyip boynunuzu bükerken hüzünlü bir fon müziği olmayacak, arkada yaşadıklarınızdan kareler görüntülenmeyecek… Dahası ben gerçekten uykusuzum ve uykusuzken… Yani beyefendi, şu yaşadıklarınızı bana elinizden gelen en kısa ve öz haliyle anlatabilir misiniz acaba?”
Adamın hali içler acısıydı. Öfkelenmiş bir Handan gören herkesin olabileceği gibi. Kadın adamın üzerine yürümüştü çünkü ve onun bir kadın olduğu insanın aklına bile gelmiyordu o bunu yaparken. Adam, kendisini öldürtmek için tutmuş olsa da korkmuştu Handan’dan. Öldürmekten kötü bir şey yapabilir miydi ona, belki de bunu düşünmemişti bile. İçgüdüsel olarak korkmuştu işte.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Dördüncü Bölüm: (27.04.2018)

“Kumar borcumdan ötürü ailemi öldüreceklerini söylediler bana. Ben de ödeyemeyeceğim için…”
“Peki zarlar, yani elmaslar ne zaman devreye girdi?”
“İşte o kafamı hala karıştırıyor…”
“Beyefendi…”
“Yani… Onları, kumarhanede tanışıp ahbap olduğum biri verdi.”
“Adı ne?”
“Sizi bana tavsiye eden şahısın ta kendisi…”
“Peki bu elmasları bana ücret olarak vermenizi de o mu söyledi size?”
“Evet… Zaten bunun için vermişti…”
“Neden üç gün sonra ölmek istiyorsunuz?”
“Parayı ödemem için verilen süre üç gün… Ben de bu üç gün boyunca ailemle yeterince vakit geçirmek istiyorum.”
“Sizi bana yönlendiren adam hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz bana?”
“Aslında… Hergelenin tekidir. Şansı mı iyi yoksa hile mi yapar kimse anlamaz. O kadar kurnazdır ki kerata…”
“Boyu boşu nasıldır? Biraz tarif eder misiniz?”
“Daha iyisini yapabilirim sizin için… İlkokuldayken çok iyi resim yapardım da… Allah vergisi yani…”
“İnsan resmi yapmak zordur; ama…”
“Ben yaparım efendim. Bari bu şekilde ödeyeyim size ücretinizi… Elmaslar için de kusura bakmayın ne olur. O hergelenin aklına uydum. Zaten başka çarem de yoktu ya…”
“Peki… Resim yapmak için gereken her şey burada.” Masanın arkasındaki bir dolabı açarak bir ara resme merak sarmış olduğu için almasına rağmen yeterli zamanı olmadığından kullanamadığı, envaiçeşit malzemeyi adamın gözlerinin önüne serdi. Adam hiç vakit kaybetmeden bahis konusu edilen adamın resmini çizmeye başlamıştı. Bu resmi yaparken, adam hakkında düşündüklerini gözden geçirmesi gerektiğini düşündü Handan. Resim yapmaya başlamadan önce şapşal bir adam olduğunu düşünmüştü. Resmini yaptığı adama hergele diyordu; ama aslında kendisiydi hergele olan. Bir ailesi olmasına rağmen ölçüsüzce kumar oynaması bir yana, tam olarak “hergele” kelimesinin karşıladığı anlamı içinde barındıran bir kişilikti adam. “Hergele: Binmeye ya da yük taşımaya alıştırılmamış at veya eşek” anlamına geliyordu. O da öyleydi işte. Kumar oynamak ve serserilik yapmak dışında bir şeye kafa yoramayan, hiçbir şey beceremeyen bir adam… Zaten onun için resmi yapılmakta olan adam tarafından yavaşça itilip kakılmış ve tıpkı resmini yaptığı adamı tarif ederken sarf ettiği “kerata” gibi tam anlamıyla kullanılmıştı.
Onun için artık bir hergele olmaktan çıkıp bir kerata olmak oldukça zahmetsizdi; çünkü yük taşıyan bir eşeğin taşıdığı yüklerden kurtulması kolay olmazdı; ama yükü olmayan biri kolaylıkla her yere savrulabilir, özellikle yeterli ağırlığı yoksa her amaca göre kullanılabilirdi. Tıpkı onun gibi…
Evet, tüm bunları o resmi yapmadan önce aklından geçirmişti Handan. Ne var ki, artık öyle düşünmüyordu. En azından tümüyle değil…
Tanık olduğu bu sahneden sonra, böylesine bir adamı öldürmek konusunda son derece zorlanacağını kavramıştı. Öyle bir yoğunlaşmışlıkla yapıyordu ki söz konusu resmi, sanki bu sanata ve bunu yapmasını sağlayan tüm enstrümanlara tapıyordu. Sanki, bu iş sırasında, parmakları, kolları, gözleri, zihni… kutsallaşmıştı!
Bu adamı öldürmek çok zor olacaktı…
Yine de; adamı öldürmekten vazgeçme gibi bir seçeneği yoktu elbette. Her ne kadar bu adamdan ücretini alamamış olsa da; adam ölmek zorundaydı. Acaba neden kendisi halletmemişti bu işi de Handan’ı boşu boşuna rahatsız etmişti. Kendi kendisine güldü. Elbette ki korktuğundan ve kendi yaşamının sorumluluğunu almaktan dahi aciz olduğundan…
Peki neden üç gün sonra? Neden şimdi değil? İşte bu çok saçmaydı Handan’a göre. Madem ücretini ödememişti, o zaman onun için boşa çaba ve emek harcayamazdı. En azından düşünmesi gereken bir şey eksik kalırdı ve nihayet rahatça uyuyabilirdi. Cesetten kurtulmak da çocuk oyuncağıydı. Gerçi ilk kez kendi evinde birisini öldürmeye kalkacaktı; ama her şeyin bir ilki vardı öyle değil mi?
Her ihtimali hesaplamayı kendisine ilke edinmesi bu kez de işe yarayacaktı. Yani evde birisini öldürmek zorunda kalırsa hazırladığı bir düzenek hali hazırda mevcuttu…
Adamı içeri alırken sol elinin yüzük ve serçe parmakları arasına gizlediği, epeyce yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen nesneyi baş ve işaret parmakları arasına aldı ve beklemeye başladı. Resmi bitirmesini…
Resmi bitiren adam, eserini incelemek amacıyla uzaktan bakarken, tam o an… elindeki nesneyi kulağının arkasına sapladı…
Adamı öldürmüştü Handan… En mutlu anında… Bir kumandan gibi hissedeceği, nadir anlarından birinde.
Ona vereceği son hediyeydi bu. En mutlu anında hayatına son vermek…
Şimdi de sıra cesedi yok etmeye gelmişti. Bunun için özel bir tekne yaptırmıştı. Obsidyen kaplı çelik bir tekne… Bu tekneye vücudu yerleştirip asidik bir çözelti ekledi mi, vücut yavaş yavaş erimeye başlayacaktı. Kemikler bile… Bir gün sonra da bu asidik çözeltiyi çevreye zararsız hale getirmek için onu nötrleştirecek olan bazik bir çözelti daha ekleyecekti. Böylece, bitkilerine yararlı olacak bir nevi gübre de imal etmiş olacaktı. Bir taşla birkaç kuş…
Tüm bu planladıklarını hayata geçirmeye koyuldu hemen. Vücut tekneye yerleştirildi, çözelti hazırlandı, tekneye yavaş yavaş döktü… Bunu yaparken musalla taşında ölü yıkayan biri gibi hissediyordu kendisini Handan. Daha önce hiçbir ölüyü yıkamamasına rağmen… Onu kişiliğinden, kimliğinden azade ediyormuş gibi hissediyordu. Ruhunu özgür bırakmak için yardım ediyordu sanki. Asit eti ve kemikleri eritirken çok tuhaf, zehirli bir koku çıkmaktaydı. Solur solumaz ölüler dünyasına geçiş yapmak isteyebilenecek türden bir koku…
Tüm bu iğrenç kokuya rağmen Handan maske takmayı düşünmemişti bile. Ölümün kokusunu solumayı, yaptığı işin bedelini ödemek istediği için hoş karşılamasını bilirdi o. Hep bilmişti…
Bir müddet sonra, asidik çözeltiye cesedi teslim edip yatmaya gitti.
Bu arada, adamın son eserine, resme, bakmamıştı bile…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Beşinci Bölüm: (30.04.2018)

Ertesi gün erkenden uyanıp cesedi kontrol etmeye gitti. Asit bir gecede cesedi eritmişti. Dipteki azıcık tortudan başka bir şey değildi artık. Şimdi de asidin tekneye zarar vermemesi için önceden hazırladığı bazik çözeltiyi tekneye dökmeye başladı. Asit durulmuş ve oluşturduğu dalgalanmalar olmayınca teknedeki şeyin rengi ve kıvamının çok mide bulandırıcı olduğu ortaya çıkmıştı. Çamur gibi bir şey olmuştu bu karışım. Garip bir çamur…
Bu iş de bitince, karışımı tekneden başka tekerlekli bir kazana aktarmaya koyuldu. Bu işi de hallettikten sonra, bitkileri ihtiyaçları olan gübreye kavuşmuş olacaklardı.
Her şey bittikten sonra resme ve zarlara bakmaya, kütüphaneye yollandı.
O resimde ne bulacaktı acaba? Nasıl bir adam? Tanıdık mı çıkacaktı yoksa yabancı mı? Bu adamın onunla ne işi olabilirdi? Nasıl bir bağlantısı…
Yok… Hiçbir şekilde tanıdık değildi adam. Zaten fazlasıyla sıradan sayılabilirdi. Bir kere görse bir defa bakılmaz denilemezdi. Özellikle Handan tarafından denilemezdi böyle bir şey; çünkü Handan’ın en çok şüphelenip dikkatle gözlediği insanlar sıradan türde insanlardı.
Evet… oldukça sıradan bir görünüşü vardı bu adamın.
Kahverengi gözlü, gözlerinin tonunda saçları bulunan, yüz hatları sakalından dolayı pek belli olmayan bir adam… Kendisini kamufle etmiş bir adam…
Adamın resmine baktığında aklına öldürdüğü adam hakkında daha önce düşünmediği bir ayrıntı geldi.
Öldürdüğü adamın saçları kazınmıştı. Titizlikle hem de… Bu görünüşü adamın kişiliğine pek uymuyordu. Gerçi bu tür insanların bazıları kendilerinden başka hiçbir şeyi önemsemedikleri için etraflarına karşı böylesine umursamaz ve sorumsuz davranıyorlardı; ama adam böyle birisi olsa kendisini öldürtmek istemezdi herhalde. Onun kişilik yapısı daha çok derbeder tiplere benziyordu. Oysa hiç de onlar gibi değildi görünüşü. Handan anlamıştı. Öldürdüğü adamın her şeyini; görünüşünü, belki konuşacağı şeyleri… Her şeyini birisi ayarlamıştı. Belki de bu resimdeki adam gerçek değildi. Yok yok… Bu resmi çizmesi, belki de, öldürdüğü adama ait olan tek gerçekti. Resimdeki kim olursa olsun, bu gerçeğin ta kendisiydi. Yani, gerçekten resimdekinin söz konusu adam olmadığına ait bir kanıt bulana kadar resmi çizen adama inanacaktı.
Resmi çizilen, kendisini adama bir kiralık katil olarak önerip elmasları veren adamın adı Selim Sırrı idi. Handan’ın sisteminde arayıp bulamadığı adamın… Acaba Selim Sırrı sahte bir isim miydi? Soyadı öyle olduğunu düşündürmüştü Handan’a. Adamın gizemli bir yanı olduğu kuşkusuzdu. Hatta tümüyle gizemli bir adamdı…
Ne yaparsa yapsın adam hakkında çabuk bir sonuç alamayacağını anlayınca, zarların şifresini çözmeye karar verdi. Gerçi Devletin bilgisayarına sızdırdığı bir tür solucan sayesinde ülkede yaşayan herkesin yüzüne ulaşabiliyordu. Bu sayede bu resimdeki yüzle eşleştirme yapabilir ve söz konusu kişiyi bulabilirdi; ama bu oldukça uzun vadeli bir iş olacaktı. Yine de fotoğraf eşleştirme işlemini başlattı ve zarların şifresini çözme işine tam anlamıyla koyuldu.
Aslında zarların bir yüzünde yazan sayıları sırayla yan yana koysa bir işe yarayabilirdi. Çizgiler birleşip bir şey ifade edebilirdi. Tıpkı bir puzzle gibi…. ama ya harfler? Hangileri yan yana gelmeliydi acaba?
Çekmecesinden büyütecini çıkarıp rastgele bir zarı eline alarak zardaki harflerin bulunduğu yüzlere büyüteçle baktı. Belki bir detay, harflerin önceliklerini belirlemesini sağlayabilirdi. Ve bulmuştu… Çok kolay olmuştu hem de. Noktalar…
Diğer zarlara bakarak buluşunu kesinleştirdi. Harflerin sıralarına göre nokta sayısı artıyordu. Yani zarların üçer yüzünde harfler bulunduğuna göre ilk harflerin yanında birer nokta, dördüncü harflerinin yanında da dörder nokta bulunacaktı. Böylece zarlar doğru sıralandığı an, gizledikleri resim ve yazıyı açığa çıkaracaklardı.
Zarları sırasına göre dizmeye başladı. Önce resmi kopyalamayı uygun bulmuştu. Kağıda kopyalanan her zardan sonra resmin daha fazla görünür olması, ortaya çıkması Handan’a bir nevi huzur veriyordu. Resme katılan her çizgiyle kalbinin atışları biraz daha hızlanmasına rağmen içinde garip bir huzur oluşuyordu. Tamamlanmışlıktan, bir şeylerin tamamlanmaya başladığını bilmekten, hatta bunu kendisinin gerçekleştirdiğini bilmekten kaynaklanıyordu bu huzura benzemekle birlikte adrenalinin başrol oynadığı tanımsız his…
Resim ortaya çıkıyordu; ama hala bir anlam ifade etmiyordu çizgiler. Acaba şifreyi yanlış mı çözmüştü? Daha nasıl çözülebilirdi ki bu şifre? Kağıda geçirmesi gereken çok az zar kalmıştı. Keşke önce harflerden başlasaydı. Çok daha mantıklı olurdu bu. En azından şifreyi doğru çözüp çözmediğini anlamak çok daha kolay olurdu. Ama o, kendisine o kadar güvenmişti ki, doğrudan doğruya merakını tatmin etmeye çalışmıştı. Resmin belireceğine emin olmaya bile çalışmadan…
Yine de resmi bitirdikten sonra bir de şansını harflerde denemeyi düşünüyordu. Hala inatla şifreyi doğru çözdüğünü düşünmekten kendisini alamıyordu.
Resmi bitirdikten sonra da gerçek değişmemiş, çizgiler hiçbir anlam ifade etmemeye devam etmişti. Şimdi de harfleri düzenleyecekti.
Handan’ın inadından vazgeçmemesi, içgüdülerine güvenmesi bu kez işe yaramıştı. Harfler anlam ifade ediyordu çünkü. Onu yepyeni bir şifreye yönlendiriyordu hem de. Bu adam, Selim Sırrı, ondan ne istiyordu acaba? Neden bu kadar dolambaçlı bir mesaj yolluyordu ona? Neden doğrudan doğruya evine gelmiyor, ya da onu bir yere davet etmiyor ve meramını kendi ağzıyla anlatmıyordu?
Tüm bunların yerine, onu bir nevi qr kod mantığıyla yazılmış bir programa yönlendirmeyi tercih ediyordu bu garip adam. Zarları sıraladığında: “Aşağıda verilen bağlantıya git, programı yükle ve programdaki “fotoğraf çek” düğmesini kullanarak zarları birleştirerek oluşturduğun resmi çek. Sakın resmi bir kağıda kopyalama. Zarları üst yüzde resim oluşturacak şekilde sıralayıp o şekilde resimlerini çekmelisin,” yazılıydı. Tabii ki altta bir link vardı.
http://www.selimsirri.com/program.exe