04.01.2018

Güzel bir uçurtma yapmıştım. Bu uçurtmayı uçuracak, böylece ona bir mesaj gönderecektim. Çok özenmiştim. Hayatımda ilk defa uçurtma uçuracaktım; ama bunun hakkında her şeyi öğrenmiştim. Önce yapmayı, sonra uçurmayı.
O gün geldiğinde hazırdım. Uçurtmanın üzerine mesajımı yazmıştım. Sadece o anlayabilirdi bu mesajı. Onun için içim rahattı. Uçurtmamı görecek, mesajımı okuyacaktı.
Yaptım… Uçurtmamı uçurdum.
Sıra onu beklemeye gelmişti. Bekledim…
Göğe bakıyordum belki mesaj gönderen bir uçurtma olur diye. Oysa mesaj bir yelkenlinin yelkenine işlenmişti.

03.01.2018

Bir mısır koçanından mısırları teker teker dişleriyle koparıp yemeye başladı. Ona bakıyordum. Bu küçük eylemine bu denli hesaplı bir şiddet sığdırabilmesine hayret ediyordum. O mısır tanelerine acıyordum.
Onun elinin değdiği her şeye, kendi tenine bile acıyordum.
Kasaplık yapmaktaydı. Kasaplara ayıp olmasın; ama o iş için yaratılmıştı. Kesip biçerek en azından, bir nebze olsun, rahatlıyordu.
Evlenmemişti. Henüz onunla evlenecek kadar aklını peynir ekmekle yemiş birisini bulamamıştı.
Bir çocuğun topu, koçanı tutan eline değdi ve koçan yarısı yenmiş olduğu halde yere düştü. Soluğumu tuttum… Ne yapacaktı acaba? Topa bir tekme de o attı ve çocuklarla oynamaya başladı.

02.01.2018

Bir atölyem vardı. Ayakkabı yapıyordum. Vardı, yapıyordum..Şimdi sadece bir tezgahtarım. Ayakkabıcıda bile değil. Bir saatçide…
Aniden oldu her şey. Birisine güvendim, falan filan işte…
O önemli değil de; ben saat kayışlarının derisinde mi bulacağım huzuru? Neden deri kokusunu, onunla uğraşmayı o kadar seviyorum bilmiyorum. Ayakkabı yapmayı seviyorum zaten. Deri bez ya da başka bir şey fark etmez; ama deri başka bir şey. Anlayamazsınız… Ancak onunla uğraşan anlar. Belki vahşi bir şey olduğunu düşünüyorsunuzdur; ama deri başkadır işte. Sanki o cansız olması gereken eşya aslında canlıdır. Canlı olan bir şeyin parçası olduğundan değil, deri olduğundan öyledir. O canlılaşan eşyayla empati bile kurarsınız. Onu kollarsınız. Satılması için değil ha, o olduğu için. Hatta satıldığında üzülürsünüz. Canınızdan can gider.
Bir saatçide, dijital saatlerin tıkırtısızlığında öylece durur, isteyenlere verirsiniz onları. başka yapacak pek bir şey yoktur. Elleriniz kaşınır bir şeylerle uğraşmadığı için…
AAAH!
Ani bir kararla, atölyemin olduğu, yıllardır uğramadığım pasaja gideyim dedim. Bir de baktım, hiç değişmemiş. Bana benzeyen bir adam, o da benim gibi iri yarı, gür bıyıklıydı, orada; benim tezgahımda çalışıyor. Benim aletlerimi kullanıyor. Ayırdığım derileri çoktan satmıştır; ama ona benzer derileri kullanarak ayakkabı yaptığını sanıyor…
Ayakkabılara baktım, ‘valla helal olsun,’ dedim içinden. Aynı benim gibi yapıyordu adam. Ustaydı vesselam.
Ben de kös kös saatçi mağazasına yollandım.

01.01.2018

Sabahtan beri kargalar ötüyordu. En çok sevdiğim ses… Evet… Kargaların sesleri… Kişilikli, herbiri hem de…
Birkaç kargayla konuşabilseydim, eminim ki hepsini seslerinden tanırdım. İşte bazen insanlar bir karga kadar dahi kişiliklerini seslerine veremiyorlar.
Kargalarla başladı günüm. Ayrıcalıklıydım bugün. Her zaman karalansa da; bazen kendim de düşünmeden karalasam da hatta… Kargalara hep saygı duymuşumdur ve onların sesleriyle başlayan bir gün, asla, hiçbir surette, kötü geçemez benim için.
Yürüyordum ve bir karga konuştu benimle. o kişilikli sesiyle…
‘bak… Ruhuna bak…’
Ne münasebetti. Ruhumla yaşıyordum zaten. Ona nasıl bakmazdım ki!
Başka bir karga başka bir sesle aynı şeyleri söyledi.
Bu kez durdum. Ruhuma bakmaya çalıştım.
Ruhumda onu gördüm. O sesi duydum.
Sonra başkası, başka bir sesle yine aynı sözleri söyleyince, biraz daha dikkatli baktım. Dinledim, dokundum…
Sonra diğeri… Bir diğeri…
Her defasında bir başka kısmını gördüm.
Kargalar bitmedi… Ben yorulmadım…

31.12.2017

Bugün saat 00:00 itibarı ile öbür yıla bir giriş yapılacaktı ve bu kutlanıyordu. Şaşırıyordum bu duruma her defasında. Hiçbir şey olmuyordu çünkü. Farklı hiçbir şey… Doğum günleri, bayramlar ya da yıldönümlerine de…
Onlar kutlanıyordu da; kafanı zorlayan bir sorundan kurtulduğunda ya da hayatında bir değişiklik olduğunda basitçe mutlu olup geçiştiriyordun. Bu nasıl bir çelişkiydi, bir türlü idrak edemiyordum.
Peki ben farklı mı davranıyordum? Tabii ki hayır…
İnançlar, yaşayış tarzları… hepimize olduğu gibi bana da baskı yapıyordu.
Geçenlerde bir sorunumu çözmüştüm mesela. Yılbaşı yerine onu kutlamalıydım bence. Çok daha anlamlı olacağı kesindi…
Altı ya da yedi yıl önce, insanlara, oradan geçen insanlara nergis hediye etme günü icat etmiştim kendi çapımda. Bunun bir tarihi yoktu. Ben bile devam ettirememiştim; ama ya devam ettirebilseydim?
Gece yarısından sonra yepyeni bir insan olmaya karar verdim sonra.
Hemen düşündüm… İşte yine inançlara ve yaşam tarzlarına kurban gitmişti kararlarım. Neden şimdi değil? Neden gece yarısından sonra?