13.12.2017

Uzun zamandır bu kadar güzel bir çay içmemiştim.
Yaptığım uzun yürüyüşlerden biriydi. Çok yorulmuştum. Yürümekten değil, düşünmekten…
Bir banka yakın seyyar bir çaycı görünce yanına gitmiştim. Plastik ya da kağıt bardaklardan içmeyi sevmesem de canım çok istemişti bir bardak çay. Hem yorgunluk giderirdi, hem de kafa dağıtır, rahatlatırdı.
Arabaya yaklaştığımda, kırk-kırk beş yaşlarında, iyi giyimli bir adamı gördüm semaverinin başında. Bardaklar da kağıt ya da plastik değil, yenilebilir bardaklardı. Arabanın bir kenarında yazılan açıklamaya göre, tatlı ya da tuzlu seçenekleri vardı ve yarım saat çayı içinde tutabiliyor, yaklaşık yarım saat sonra da yumuşamaya başlıyordu.
Ağzım açık kağıda ve bardaklara bakakalmıştım. Bir çay bardağını kalıp olarak kullanıyor olmalıydı. Bardaklar ince belliydi.
Yenebilir, ince belli çay bardakları… Hem de yol ortasında bir bankın dibindeki bir arabada…
Yurt dışında bazı pastahanelerde olduğunu duymuştum; ama böyle bir yerde olacağını hayal bile etmemiştim.
Bu adam böylesine bir özeni neden gösteriyor olabilirdi ki? Burada kim böyle bir şeyin kıymetini bilirdi?
Adamın dikkatini çekip bir çay istedim. Altı liraydı. O kadar pahalı sayılmazdı. Böyle bir çaya göre ucuzdu bile.
Ücretimi verip çayı alarak arabayı izleyebileceğim bir yere oturdum.
Çaydan bir yudum aldığımda, çarpıldım. Kelimenin tam anlamıyla çarpıldım…
O kadar güzel bir çaydı ki, sanki bir yerden salgılanmıştı, yapılmamış, karıştırılmamış, demlenmemişti. Zaten öyleydi. Su, doğuştan çaydı sanki.
Çayımdan aldığım iki yudum süresince üç-dört kişi çay almıştı bile. Demek ki adam böyle bir yerde iş yapabiliyordu.
Gösterilen özenin yeri zamanı yoktu. Kalite her yerde kaliteydi demek ki.
Yeter ki bir insan bir işi iyi yapmak istemesin, iyi iş her yerde anlaşılıyordu şekil A’da görüldüğü gibi.
Çayımı bitirdikten sonra kalktım. Arabanın yanından geçerken; bu bahanesi olmayan, mütevazı adama gülümsedim. Tüm gülümseme kabiliyetimi kullanarak…

12.12.2017

Kendi halimde yürürken duyduğum tuhaf bir ses çıkaran bir kuş sesi kulağıma çalınmıştı. Gerçekten bir kuşa ait olup olmadığından tam olarak emin değildim de; bir kuştan çıktığını düşündürüyordu insana. Diğer taraftan, o kadar farklı bir sesti ki, bu sesi çıkaran kuşu merak ediyordu insan. Kuşsa tabii…
Etrafa baktım; ama nereden bulacaktım ki küçücük kuşu. Kim bilir neredeydi.
Yine de gözlerim ve kulaklarımla etrafı taramaya devam ettim.
Bu arada, bir kuştan çıktığını varsaydığım ses, eski avize camlarının birbirlerine vururken çıkardığı o kalın cam sesine benziyordu. Ona biraz çınıltı, biraz yankı ekleyin… Ha işte, duyduğum ses tam olarak öyle bir şeydi.
Bir telefon kulübesinin üzerinde parlak bir şey gözlerime ilişti ve içim adeta o an hop etti. Galiba kuşu bulmuştum. Buna emin olacak hiçbir veri yoktu elimde; ama hissetmiştim işte bir şekilde.
Kulübeye doğru yürümeye başladım. Gözlerimi ayırmadan… Kuş her an uçabilirdi neticede. Ne var ki, kuş öylece durmakta, sanki beni beklemekteydi. Nitekim ben yaklaşınca havalanıp göz hizamda kanatlarını, bir dolu değerli taştan yapılmışçasına parlayan kanatlarını, yavaş yavaş açıp kapayarak bekledi. Ardından bir anda, teklifsizce, omzumda belirdi. Rüzgarı tuhaf kokuyordu. Yeni alınan elektronik bir cihaz gibi…
Bu koku burnumda belirir belirmez bir tuhaflık olduğunu anlamıştım; ama geç kalmıştım.
Kuşun boynumu gagalamasından sonrasına dair, yere çarpışımdan başka bir şey hatırlamıyorum.
Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre sonra kendime geldiğimde, bir masada, ameliyat masasındaydım. Yanımda, hareketsiz, içi boş, bir kuş vardı. Güzel, renkli, parlak bir kuş… Diğer kuşla birbirlerine çok benzeseler de; tüylerinin renk ve desenleri çok farklı, materyali, organik görünse de; cansız bir kuş. Elektronik bir kuş…
Kulağıma, ya da doğrudan doğruya zihnime fısıldandığına göre, o kuşu benim ruhumla dolduracaklardı.

11.12.2017

Mırıldanıyordu… Daima, hayatının her anında mırıldanıyordu. Ne dediğini anlamıyordu hiç kimse; ama onu yakından gözlemlediğim için ben bazen mırıltısının içinden bazı sözcükler seçebiliyordum. Gerçi seçsem ne olurdu ki? Bir cümleyi dahi oluşturmayan sözcüklerle hiçbir şey anlayamıyordum. Dolayısıyla onun yanından geçen herhangi birisinden farksızdım. Yine de ben onu önemsiyordum. Neden bilmiyordum; ama bana çok kötü bir şey yaşadıktan sonra bu hale gelmiş olduğunu düşündürüyordu hareketleri. Mesela, bazen dalıp dalıp gidişi. Gözlerinin yerli yersiz doluşu; ama ağlamayışı. Sanki acıdan zihnine unutturmayı başarsa da bedenine kazınmış olan bir şey yaşamıştı. Hücreleri ağlıyordu da; bu görevi gözlerine vermişlerdi ve herbir hücreden mikroskobik gözyaşları hücreden hücreye geçiyor, geçerken de küçük çapta bir çığ gibi çoğalıyor ve gözlerine kadar ulaşıyordu.
Merak ediyordum; ama magazinsel bir merak olmasından utanıyordum. Merakım ona nasıl faydalı olacaktı? Elbette hiçbir faydası olmayacaktı. O zaman ona nasıl faydalı olacağımı düşünmek yerine neden acısının sebebini merak ediyordum? Evet evet, acısının neden kaynaklandığını bilirsem belki ona faydalı olmamın bir yolunu bulabilirdim; ama ben kim oluyordum ki onun bulamadığı bir yolu bulacaktım. Hem belki de bu da merakımın yarattığı bir tür bahaneydi.
Zaten bahane olmayıp gerçekten bu durumundan kurtulması için bir yol bulabilecek olsaydım bile, nasıl öğrenecektim ki bunu?
Kadınla iletişim kurulamıyordu ki. Tabii bazen gözlerinde beni tanıdığına dair bir ışık beliriyordu, fark ediyordum bu durumu. Hepsi o kadardı ama. Küçük bir ışık…
Bir öğle tatilinde, bir telefon gelmişti ve telefonda değer verdiğim, çok değer versem de bir türlü tartışmadan duramadığımız, birbirimizi bir türlü anlayamasak da garip bir şekilde çok sevdiğim bir insanın öldüğünü öğrenmiştim.
O kadar tuhaf bir ilişkimiz vardı ki onunla, bir köprüdeki iki inatçı keçi tabiri yetersiz, hatta çok çocukça kalırdı. Biz birbirimizle anlaşmaktan korkan iki salak keçiydik. Anlaşırsak birbirimizden vazgeçemeyecektik belki de. İliklerimde hissediyordum bu durumu ve onun da aynısını hissettiğini adım gibi biliyordum. Neden korkuyorduk bilmiyordum; ama anlaşamıyorduk işte.
Öldüğünü duyunca ağladım… Ağladım… Ağladım…
Ettiğimiz kavgalara, birbirimize küskün geçirdiğimiz aylara, zevklerimizin bir kısmı aynı olsa da onları birbirimizle yaşamayışımıza, ölmeden önceki son sözünün ‘def ol,’ oluşuna. Benim tıpkı bir papağan gibi onu tekrarlayışıma…
İşte o zaman, yani ben içime gömülmüş, tıpkı onun kendi kendisine konuşurken yaptığı gibi kendi kendime ağlarken ve düşüncelerim allak bullakken önüme çıkıverdi.
Gözyaşlarıma dokunup ‘ağlama,’ dedi.
Lafı birbirimizden aldık, tıpkı kendi kendimize konuşur gibi; ama birbirimize, konuştuk… Konuştuk…

10.12.2017

Uyandığımda alarmın tiz sesini duymamak tuhaftı. Her gün en az altı kere ertelerdim. Her hafta değişen, git gide rahatsız edici olan sesler bulurdum beni uyandırabilmesi için. Neler denememiştim ki! Aslan kükremesinden bebek ciyaklamasına, en gürültülü hız motosikleti sesinden devamlı öten, hiç bitmeyeceğe benzeyen, tiz biplemeye kadar…
O sabah alarm çalmıyordu. Cin gibiydim hem de. Saate bakmak için telefonumu arandım; ama önce gözlerimi açmam gerekiyordu. Daha doğrusu uyku maskemi çıkarmam…
İlginçti. Yüzümde maskenin hissi olmamasına ve gözlerim açık olmasına rağmen maskenin yarattığı türden bir karanlık hakimdi ortama. Kollarımı kaldırayım dedim, yumuşak bir şeyin engellemesiyle karşılaştım. Bu daha da ilginçti. Bağlanmamıştım; ama hareket edemiyordum. Sanki bağlarım vücudumun birkaç santimetre yukarısındaydı. Ayaklarımı kıpırdatmak istedim, aynı şey… Kafamı… aynı…
Peki ne yapabilirdim. Bağırmak istedim. Ağzımı açtım, nefesimi alıp ayarladım, dilimi kıpırdattım… Her şeyi yapmıştım, ama sesimi duyamıyordum. Anlayamıyordum! Ne oluyordu?
Panik yapmak işe yaramazdı da; daha ne yapabilirdim ki? Gerçekten ne yapabilirdim? Düşünebilirdim… En azından bunu yapabilirdim. Düşünmek için elimde ne vardı?
Neyi yapamadığımı biliyordum. Şimdi de düşünmek dışında neleri yapabildiğimi bulmam gerekiyordu.
Gövdem de hareket etmiyordu. Göbeğimi şişirmeye kalktığımda bile bir baskıyla karşılaşıyordum. Demek ki hareket edemiyordum. O zaman beklemem mi gerekiyordu? Elimdeki verileri sindirip yeni gelen verileri beklemekten başka yapabileceğim bir şey düşünememiştim. Panik yapmamaya çalışmak zaruri bir eylemdi. Şu an gerçekleştirmem gereken tek eylem.

Acaba ölmüş müydüm?
Sonuçta Gorgias demiyor muydu:
‘Hiçbir şey yoktur, olsa da bilinemez, bilinse de başkasına aktarılamaz..,’ diye. Gerçi ilk savı doğru değildi. Vardım işte. Düşünebiliyordum. Doğum tarihimi, adımı falan hatırlıyordum. Ne var ki, belki ikinci ve üçüncü cümleleri doğruydu. Ölüm bilinemezdi. Bilinse de başkasına aktarılamazdı. Onun içindir ki, ölüm böyle bir şey olabilirdi. Ha; ama burası toprağın altı olamazdı. Bu baskı toprağın yapabileceği türden bir şey değildi çünkü.
Keşke uyuyabilseydim.
Garip bir ısınma hissediyordum vücudumda. Uyku…
Cin gibi uyanıkken bir anda nasıl uykum olabilmişti?
İlginç, çok ilginçti.
Acaba, yapmam gereken tek eylem, dilemek miydi?
Dilemek…
Ne istiyordum ki? Neyse, önce uyumak daha mantıklı olacaktı.

EEE, uyanmıştım, uykumu da almıştım hem. Uyanmıştım uyanmasına da; şimdi ne olacaktı? Ne dileyecektim?
Geri dönüp alarmla uyanmayı, hiçbir şey olmamış gibi olmasını, her şeye kaldığı yerden devam etmeyi mi?
Yok artık! O kadar da aptal değildim.
Peki yerine, yani hayatım yerine nasıl bir şey dileyebilirdim? Daha teorimi doğrulayacak bir dilek bile aklıma gelmemişken; nasıl olur da kendime alternatif bir hayat dileyebilirdim?

09.12.2017

Eski, boynuz saplı bir bıçağı vardı. Tek zenginliğiydi. Kendi elleriyle yapmıştı gerçi; ama çeliği bulmak için çok zaman harcamıştı. Bulduğu yere onu satın almak için bir servet ödemişti. Boynuzu kendisi en başından tonlarca işlemden geçirerek bir bıçak kabzası haline getirmişti.
Bu bıçağın çeliğine çok emek vermişti ve dillere destan bir dayanıklılığı ve kesiciliği olmuştu. Kuru odunu bile bu bıçakla kesse bıçağın kılına zarar gelmezdi. Doğa dışı bir bıçak gibiydi. Belki de gerçekten öyleydi… Çeliğe su verirken yaşlı bir adam gelmiş, bu bıçağıyla canlı bir şeyin hayatına son vermemesi koşuluyla her şeyi kesebileceğini söylemişti. Bıçağın çeliğini sımsıcak haliyle sıvazlamıştı şaşkın bakışları altında. Bir tek parmak izi dışında hiçbir şey kalmamıştı bıçakta. Adamın elinin üzerindeki tüyler bile yanmamıştı üstelik.
Böylece adamın söylediğini yapmış, canlı bir otu dahi kesmemişti bu bıçakla. Öyle ki, bıçağın her hareketini kontrol etti keserken.
Bir akşam, bir balığı temizlerken balığın karnında bir sürü yumurtanın olduğunu fark etti. Düşünmeden onları keserken bıçak aniden köreliverdi.
İşte o zaman düşünebildi, her yumurtanın potansiyel bir canlının tohumu, dolayısıyla canlı olduğunu.