13.02.2019

Tuhaf, biraz lağımımsı, biraz gazımsı bir koku salgılardı Marmara Mermeri azıcık aşındığı zaman.
Önce garipsemişti bu kokuyu. Acaba mermer kirli miydi? Sonra öyle olmadığını öğrendi. Bu mermerden kalın, ağır bir anahtar çıkaracaktı meydana. Sonra onu yatağının baş ucundaki duvara asacak ve her gece uyumadan önce şöyle bir çevirecekti hayali bir kapıyı açarcasına.
Uyuyacaktı…
Öyle ya, anahtarından belli olurdu kapı. O kapı da ağırdı anahtarı gibi. Dokunur dokunmaz o gazlı koku salgılardı mermer kapı uyarırcasına.
Aslında, sonradan öğrendiğine göre korurcasına. Bakterilerden koruyordu kendisini o gazla. Ya da onu koruyacaktı… Bakterileri öldürmüyor, uzak tutuyordu kendisinden. Ve ondan…
Bunu öğrenir öğrenmez kafasında bir şey tık diye oturuvermişti. Benzettiği, daha doğrusu çağrıştırdığı bir kokuyu bulmuştu işte. Sarmısak…
Sarmısak da antibiyotik olarak kullanılmıyor muydu? Onun kokusu o mermerinkini andırmıyor muydu?
yapışkan, kokulu, uzakta olmayı istediği için uzak tutan…
Tıpkı o mermerin mermerlerin en dayanıklısı olması gibi, o da bitkilerin en dayanıklılarındandı. Kumlu toprakta yetişirdi. İlgiye gereksinimi falan yoktu hem de. Yemeğe lezzet katar, insan kendisini onu sevmekten alıkoyamazdı. Onca kötü kokuya rağmen o mermeri her defasında çıkarıp şekillendirmekten alıkoyamadıkları gibi. Hatta belki bu akıllarına bile gelmemişti…
İşte o mermeri yontarken bir şey fark etmişti. Bir şey yaparken; daima konuşacak birilerine ihtiyaç duyduğunu…
Konuştuğunun ne ya da kim olduğu önemli değildi. Onun istediği konuşmaktı sadece.
Sonra düşündü… Belki de Marmara Mermeri’nin de; sarımsağın da konuşma tarzları buydu. Gazlı, tuhaf kokuları… Bu kez onları gerçekten dinlemeye karar verdi.

12.02.2019

Birisini çok seversem, hakkında çok fazla düşünürsem üzerime hemen onun kokusu siniverir. Daha doğrusu, beynim ter bezlerime, koku yapan tüm hücrelerime emredip onun kokusuna büründürür beni.
Bereket ki bu çok fazla olmaz. Yani birisini bu denli düşündüğüm, ona bürünmek istediğim son derece nadirdir.
Yakın zamanda kokusuna büründüğüm kişi bir çocuktu. Ergenliğe girmemiş, tuhaf bir çocuk. Yine vücudumda o ham kokuyu almak harika bir değişiklikti.
Koşup oynadığında dahi kötü kokamayan, sadece hafif ekşimsi kokmayı becerebilen biri olmuştum tekrar. Ekşi bile denemezdi bu kokuya. Sanki insanın ilk hali olmanın getirdiği, yaşamın kıyısında ya da girişinde olmanın kokmamışlığı, ekşi bile olamamışlığıydı bu.
Önce bunu düşündüm. Kendi kokumdan rahatsız olmadan; ya da başka bir kokudan etkilenmeden, nedense bu hissim de gitmişti bir çocuğun kokusuna sahip olunca, hayat çok daha kolaydı benim için.
Kirlenmek, hafif ekşimekti artık. O iç bayıcı yetişkin kokusu yoktu vücudumda.
Tatlılık da… Yani artık birisinden etkilendiğimde vücudumda oluşan tatlı, o iç gıcıklandırıcı kokuyu da alamıyordum daha önce de dediğim gibi. Ne kendimde; ne de etkilendiğim kişide.
Bir çocuğun tarafsızlığındaydı burnum.
Yine bir çocuğun tarafsızlığıyla sevmenin hazzını yaşayabilmek eşsizdi.
Acaba bir hadım olsam da öyle mi olacaktı?
Bir hadım bulmalıydım. Sonra bir bukalemun gibi, onun gibi kokmalıydım. Hey, kendime bundan böyle ‘kokulemun’ diyecektim. Gerçi bir kokulemun olup onun kokusuna bürünmeye gerek yoktu, koklamak bile yeterli olacaktı; çünkü asıl amacım, daha doğrusu merak ettiğim şey, bir hadımın da bir çocuk gibi tarafsız bir kokusu mu olduğuydu sadece.
Yoksa bir kaybın kokusu mu vardı ter bezlerinde?

11.02.2019

Yalnızlığı henüz idrak ettiğim zamanlardı. İşte o zaman, o parfümün kokusuyla anladım gösterişin hüznünü. Gösterişli bir kokuydu; ama edebi bir eser ve o eseri içime sindirdiğim zamanlardaki tuhaf yalnızlığımla, o gösterişli koku, hüzne bulandı. Tıpkı elektroliz yoluyla altın kaplanmışçasına…
Şeker kokuyordu parfüm. Ağırdı, pahalıydı ve keskindi. O zamanlar on bir,on iki yaşlarında olmama rağmen, tazecik tenim, o ağırlığı taşıyabilirdi.
Taşımıştı da…
Bir sürü ıtırlı çiçek, baharat da vardı içinde. Onlar, sonra olacağım kadının ruhundan haber veriyordu şimdiden. Gösterişli ve hüzün kaplamalı… Tıpkı altın kaplama bir madalya gibi… O madalya ‘altın madalya’ değil midir? Kimse ödül verilirken ‘Bu madalya sarıya boyanmış ya da altın kaplanmış’ demez ki.
İşte tıpkı o madalya gibi olacaktım. Hatta o zamandan olmuştum bile. Hüzünlü kadın…
Gösteriş unutulmuş, ya da gizlenmişti bir yerlere. Yahut da, hüznü taşıyan demir kaplı bir elmas duruyordu oralarda bir yerde.
Eh, o parfümü o gün bu gündür aramaktayım.
Bulabilecek miyim; ya da artık bir önemi var mı bilmesem de; arıyor olmak, arayışın ekşi sosuyla da olsa, belki de sırf bunun için, çok güzel…

10.02.2019

‘Dandini dandini dastana
Danalar girmiş bostana
Kov bostancı danayı
Yemesin lahanayı.
Bahçeye kurdum salıncak
Eline de verdim oyuncak
Şimdi baban gelecek
Sakın kırma yumurcak…’
Sonra hiç durmayacak, sona ermeyecek gibi gelen bir…
‘eeee eeee eeee ee
Pişşşşş pişşşşş pişşşşş pişşş…’
Benim bebeğimdi, oğlumdu, kanımdı, canımdı…
Gelgelelim nefret ediyordum ondan. Can yoldaşım, karım artık benim değildi. Bana güzel sözler şakıyan o canım ağzı, artık sadece ona ninniler söylemek için açılıyordu. Bundan böyle o yumuşak sesin muhatabı değildim. Yani… çoğu zaman değildim…
Kedileri çok iyi anlıyordum. Yavrularını bir güzel, afiyetle yiyişlerini…
‘Çamlıbel’den çıktım yayan
Dayan ey dizlerim dayan,
Kardaş atlı bacı yayan
Nenni nenni, nenni nenni nenni nenni bebek oy.

Bebeğimin beşiği çamdan,
yuvarlandı düştü damdan
Beybabası gelir Şam’dan,
Nenni nenni nenni nenni, nenni nenni bebek oy.

Bebeğimin beşiği bakır
Yerinden kalkmıyor ağır
Ben sallarım takır takır
Nenni nenni nenni nenni, nenni nenni bebek oy.’

Bu ninniyi söylerken; sanki bana sitem ediyordu.
‘Benimle, oğlumuzla ilgilen artık,’ diyordu bana.
‘Kalk,’ diyordu.
‘Doğrul,’ diyordu.
‘Sev,’ diyordu.
Bense, sanki Şam’daydım ve bir türlü gelmek bilmiyordum.

‘Elma attım yuvarlandı,
Gitti beşiğe dayandı,
Bebek uykudan uyandı,
Nenni oğul oğul, nenni yavru yavru, nenni bebek bebek, nenni balım oy.

Sana bebek diyemedim,
Kalkıp meme veremedim
Nenni oğul oğul, nenni yavru yavru, nenni bebek bebek, nenni balım oy.

Deve gelir katar gider
Çamurlara batar gider
Yavrusunu atar gider
Nenni oğul oğul, nenni yavru yavru, nenni bebek bebek, nenni balım oy.
Sana bebek diyemedim
Kalkıp meme veremedim
Nenni oğul oğul, nenni yavru yavru, nenni bebek bebek, nenni balım oy.’

Şam’dan gelmiştim; ama bu kez… o gitmişti.

09.02.2019

Kuş kanatlarının kemiklerinden bir tür pan flüt yapmıştı.
Nota dizilimi önemli değildi. Harmonik bir flüttü bu.
Ona üflediğinde, gök dinleyecekti kendisini, asıl önemli olan buydu. Bir çocuk öyle söylemişti. Eğer böyle bir pan flüt yaparsa, çocuk sadece flüt demişti, gök onu gerçekten dinleyecek ve gerçek arzusunu verecekti.
Çocuk da ninesinden dinlemişti bu masalı. Masallar gerçekti, biliyordu bu gerçeği.
Kırk iki yaşında olmasına rağmen…
Ve…
İşte akciğerlerden çıkan havayla anlatmıştı kendisini. Düşüncelerini havaya iletmiş, hava flüte iletmiş, flüt de gökyüzüne fırlatmıştı onları.
Gök dinlemişti. Ardından tam ayaklarının dibine yavaşça inen bir pakete sahipti artık çünkü. Cismani bir cevaba…
Paketin içinden onun yaptığından daha iyi görünümlü bir flüt çıkmıştı.
Evet, gök dinlemiş, daha iyi anlatmasına hükmetmişti.