15.08.2019

Bir masal anlatmıştı abim bir gün. Bir sarayın bahçivanının oğlu padişahın kızına aşık olur. Padişahın da bir arzusu vardır; her kim ki bir dünya dolusu altın getirirse, kızına sahip olacaktır. ‘Sahip olmak’ tabirinin altını çizememiştim o zamanlar. Bahçivanın oğlu da kıza talip olur. Padişah kızar. Durup durmadık yerde, bahçivanın oğluna kırk gün içinde altınları getirmezse kellesinin gideceğini haykırır. ‘Niye ki kardeşim?’ diye soramamıştım o yaşlarda. Neden diğer insanların kelleleri gitmiyor da bizim bahçivanın oğlununki gidiyor? Bu nasıl bir egodur…
Sonra bizim oğlan, babasının alın teriyle kazandığı kırk altını pazardan aldığı mavi bir topun içine koyup; topun üzerine paraleliyle, meridyeniyle bir dünya şekli çizerek ve çamura bulayarak padişaha verir. Padişah için epey büyük bir sürprizdir bahçivanın yaptığı. Halbu ki, aslında bu ekonomimimizin bir tür özeti gibi değil midir? Padişahtan aldığı altını süslü bir şekilde geriye vermekten başka bir şey yapmadan padişahın hazinesini kapmıştır bizim esas oğlan. Oğlan riske girmiş, istediğini almıştır. Zehirli bir sarmaşığın şifalı meyvesini sarmaşıktan zarar görmeden yürütmüştür. Peki kız? O, sarmaşığın meyvesidir, zehirlidir o da. Diğer yandan da tedavi edicidir ve hangisinin geçerli olacağı meyveye yapılan muameleye bağlıdır. Bizim bahçivanın oğlu eğer babasını dinlemiş, bitkiler hakkında malumat sahibi, meyveyle muhabbet içre olmuş ise, muhtemelen meyveden iyi anlamaktadır. Yok, sadece hırsına yenik düşüp meyvenin güzelliğine aldanmışsa vay halinedir.
Abim kurnaz bir adamdı. Muhtemelen bahçivanın oğlunun kurnazlığına hayran kalmıştı. O bu masalı bana neden anlatmıştı bilmiyorum; ama ben şimdi size belli bir amaç için anlatmış bulunuyorum.

12.08.2019

Bana büyüyünce ne olacağımı sorduklarında garson olacağımı söylemek hiç aklıma gelmemişti.
Bir şeyleri birilerine ikram etme, daha da geniş açıdan bakarsak hizmet etme fikrine bayılıyordum; ama garsonluk, mesela itfaiyecilik kadar özenilesi bir şey değildi. Özellikle de çocukken… Öyle olsaydı da; o zamanlar hoşlandığım şeyleri tespit etmek konusundaki isabetimin yetersizliği oldukça mümkündü. Kaldı ki, o yaşta bu tür bir çaba harcayan kaç kişi vardı ki? Birçok çocuğun bu yönde bir çabası olsa bile, ben o çocuklardan birisi değildim ne yazık ki.
Sonuçta bir garson olmuştum ve bu mesleğin benim için biçilmiş bir kaftan olduğunu düşünüyordum. Aslına bakarsanız beni tanıyan herkesle bu konuda aynı fikirdeydik. Hoş tanıdığımı söyleyebileceğim pek az kişi vardı. Yine de herbirini epey iyi tanıdığımı düşünüyor, aynı şekilde beni iyi tanıdıklarını umuyordum.
Ummaktan ve düşünmekten başka ne yapabilirdim ki zaten? Tanımak asla kesinleşemeyen bir şeydi bana göre.
Bir garsondum ve bundan mutluluk duyuyordum. Ta ki, epey eski bir arkadaşımın bir iş teklifine kadar. Benden, sahibi olduğu kafede keman çalıp şarkı söylememi istemişti o gün. Ne olduysa o gün olmuştu zaten. Sonradan arkadaşımın ayarladığını öğreneceğim bir yetenek avcısı, albüm teklifiyle gelmişti bana. Kabul ettim. Karım beni öldürürdü. İstemeye istemeye kabul ettiğimi tam olarak fark etmemiştim o zaman. Neden istemeyecektim ki?
Binler, yüz binler sattı albümüm. Sonra başka bir albüm, sonra başkası…
Oysa benim gözüm hep garsonlardaydı.

12.07.2019

Çocuk, çamurla oynuyordu. Aslında o kadar da küçük bir çocuk değildi. On dört yaşındaydı. Bir çay bahçesinde garson olarak çalışıyordu okuldan çıktıktan sonra. Canı istediğinde kil alıyor, canı istemezse de kendisi yapıyordu. Akşamları, ne kadar yorgun olursa olsun bunun için zaman ayırıyordu. Bir kömürlük dolusu şey vardı kendi elleriyle yaptığı.
Bu aralar satranç taşlarına merak sarmıştı. Bir satranç taşı üzerine, kendi elleriyle yaptığı taşlarla oynuyordu satrancı. Taşları karşı taraf yedikçe o da onları kırıyor, kömürlüğün toprak zemininde açtığı çukurun içine atıyordu.
Her oyun bitişinde takımı tekrar yapıyordu. Kalan taşları tamamlayarak…
Çukur dolduğunda, kurumuş kili yumuşatacak, yenilmiş, kırılmış taşları birleştirerek kendi heykelini yapacaktı. Sonra onu fırınlatacak, belki bir gün kıracaktı… Sonra belki… Ufalayarak başka bir kilin içine katarak bambaşka bir şey yapacaktı…

04.07.2019

Uçurumun dibinde yepyeni bir dünya var diyorlardı. Yıllardır herkes böyle der, iştahımı kamçılardı. Öbür dünyadan bahsetmiyorlardı hem de.
Bu dünyadan umudumun kalmadığı zamanı beklerdim. Hatta kollardım… Umutsuzluk için bahaneler yaratmaya çalışırdım. Olmazdı…
Her an kurtarılması gereken ya da ne bileyim, işgal edilmesi gereken bir yer çıkardı. Paralı askerdim ben. Savaşırdım, neden savaştığımı önemsemeden. Böyle olunca umut da önemini yitirir, elimde canım ve param, ortalıkta olabilecek her silahı kullanarak savaşırdım.
Benim için de buydu önemli olan şey, silahlar… Her silahla öldürmek, herbirini öldürebilecek kadar iyi kullanmak isterdim. Bu benim tutkum, kullanmadığım silahın olma ihtimali de umudumdu.
Gürz, mızrak, kılıç, top, bomba… bunlar basit silahlardı. Her şeyden silah yaratmayı severdim. Bir kuş tüyünün bile potansiyeli vardı bunun için.
İşte belki de o yüzden o uçurumdan bir türlü atlayamadım. Ta ki, basit bir silahın, bir adet insan elinin beni itmesine kadar.

02.07.2019

Düşündü. Bu koca dünyada onu anlamak isteyen kimse yoktu.
Biraz daha düşündü… Bu koca dünyada anlatmak istediği kimse yoktu.
Sonra sordu… Dinlemeyi bu kadar severken neden anlatmayı sevmiyordu?
Bir daha sordu… Acaba gerçekten dinlemeyi seviyor muydu?
Sevmesi bir işe yarıyor muydu?
Karar verdi…
Sorun dinlemekte değil, konuşmaktaydı. Konuşmayı sevmiyordu.
Konuşmak yerine çoğu zaman yaptığını yapıyor, konuşmasını kaydedip; insanlara dinletiyordu.
Evet bir kayıt cihazı yoktu yanında; ama…
Aynı şeyleri tekrar tekrar söylemek, aslında kaydetmek değil miydi?
Düşüncelerini kaydetmek…
Bu kez kesin olarak karar verdi…
Kaydettiğini fark ettiği an silecekti.