01.04.2019

Bir kedinin peşinden koşan bir çocuktum bir zamanlar. Şimdiyse, sadece başımla selam veriyorum onlara. Çok eski bir dostu görmüş gibi hissediyorum her kedi görüşümde. Ne var ki, onlarla muhabbet edemediğimden, nostaljik bir hüzünle doluyorum her defasında. Oysa eskiden konuşurdum onlarla oynarken. Sohbet ederdik… Yediklerinden, avladıklarından bahsederlerdi bana. Türlü türlü eğlenceli hikayeler dinlemişliğim vardı onlardan. Bir kedinin mizah yeteneği olmadığını düşündüyseniz, ciddi ciddi yanılıyorsunuz derim. En azından benim mizah anlayışıma göre komikler.
Şimdi konuşamıyorum hiçbiriyle. Bazen sıkılmış bir ev kedisiyle birkaç saniye sohbet edebiliyoruz; ama yetmiyor işte.
Neden konuşamıyorum artık onlarla, bilmiyorum.
Belki… düşünecek başka şeyler bulduğumdan, belki… insanlarla vaktimi ve enerjimi fazlaca harcadığımdan…
Belki de yeterince dürüst olamadığımdan.

31.03.2019

Kırk küsur yaşındayım. Neden “küsur” diyorum? Doğduğum zaman belli değil çünkü. Bu zamanda hem de. Ülkenin ıssız bir yerinde doğunca, çok kardeşin olunca, ailen de yoksul olunca böyle oluyor işte bu zamanda bile.
İstanbul’a geldiğimde palyaço olarak iş bulabildim saçma sapan bir yerde. Büyüttüm işi sonra. Eh, yoksul olunca, benim gibi çoğu zaman ailende bile adamdan sayılmayınca hırslı ya da sünepe olursun. Ben hırslıydım ve… Bir şirket kurdum.
Palyaço olmak isteyenleri eğiten, profesyonel bir palyaçoluk şirketi…
Şirketin adını da “Korna” koydum.
Büyük şehirde tanışmıştım korna sesiyle. Sonra burnuma taktığım bisiklet kornası sesi çıkaran o tuhaf aparatla devam ettim bu tuhaf ilişkiye. “Tuhaf” diyorum; çünkü ben gürültüden nefret ederim. Kafam kaldırmıyor. O burnuma yerleştirdiğim şeyi ççok nadir kullanırım; ama her nedense, belki de kendimce korna sesiyle barışabilmek için yaptım bunu. Barışmayıp da ne yapacaksın… Büyük şehir böyle bir şey. Gecenin yarısında tuhaf tuhaf öten martılarıyla, kornalarıyla, egzoz dumanıyla, tatsız tuzsuz yiyecekleriyle…
Epey zenginleşmiştim bu iş sayesinde.
Sonra yakın bir dostum sayesinde milletvekili adaylığımı koydum. Gerek içimden gerekse sesli sesli attığım kahkahalar eşliğinde tabii…
Kim bir palyaçonun onu temsil etmesini isterdi ki? Meclis ciddi işti…
Ne var ki, etrafımda sevilirdim. Dost meclislerinde, mahallemde, gittiğim yerlerde… severlerdi beni; zira lafı gediğine oturtmasını iyi bilirdim. Kimsenin rahatsız olmayacağı, kimseyi kimseye rezil etmeyecek bir şekilde yapardım bunu. Yine de muhatabımı, eğer belli bir yere kadar duyarlıysa, bakış açım konusunda düşündürmesini bilirdim. O bunu anlamıyorsa da; etraf anlardı ve laf yerini bulmasa bile bir yerlere giderdi bir şekilde.
Bir şekilde, seçildim ve ülke halkı tarafından da sevildim. Sonra ülkenin liderliği…
Aynı arkadaşım yine zorladı beni… Ülke liderliğine aday olmalıydım. Halk beni sevmişti. Meclisteki karşıt görüşte olduklarım bile… Ben ayağa kalktığımda protesto etmemeyi yavaş yavaş öğrenmişlerdi.
Onu da kazandım.
Şimdi, büyük bir yerde otursam da; bu yazıyı kilerde yazıyorum. Kilerlerden birinde…
Düşünüyorum… Ciddiye alınan birisi olmanın, bu meslekle ciddiye alınan birisi olmanın ne kadar tuhaf olduğunu…
İnsanlar, bir sürü şey soruyorlar bana. Bir sürü yerde, kendime özgü bir sürü konuşma yapıyorum. Kimse yazmıyor konuşmalarımı hem de… Ben bile…
Bir sürü danışmanım var… Hepsini dinliyor, hiçbirisini uygulamıyorum. Onları etrafımda tutup; danışacağım zaman başka kaynaklardan yararlanıyorum gizlice.
Yerine göre işte.
Her şeye, tüm yaptıklarıma rağmen, insanların beni seçmelerinin en önemli nedeni mizahımdan korkmaları.
İnsanları kaşıdığı, mizahım tarafından bereleneceklerini düşündükleri için, mizahımca yaralanmamak için seçmişlerdi beni. Bana karşı, yani mizahıma karşı verilecek bir karşılıkları yoktu çünkü.
Bu arada… Başa geldiğimde yaptığım ilk iş, korna çalmayı yasaklamak olmuştu. Şirketimi bile devretmiştim. Gerçi bana duydukları saygıdan, adı hala Korna kalmıştı şirketin.

30.03.2019

Hayatını değiştirmek istiyordu. Nasıl olduğu önemli değildi. Bir şekilde değişmesini istiyordu her şeyin.
Her şeyin mi?
Yıl başıydı ve eline ilk defa liste yapmak için kalem kağıt aldı. Liste yapmak… Her daim saçma bulurdu bu tür şeyleri. Hoş, o farklı bir liste yapacaktı. Herkesin yaptığı gibi, değişmesini istediği şeyleri, hedeflerini ya da değiştirmek istediklerini yazmayacaktı.
O, değişmesini istemediği şeyleri yazacak, diğer şeyleri değiştirmek için bir şeyler yapacaktı.
1. Adı
Numaralandırmak da adeti değildi aslında; ama böyle yapmak daha uygundu. Böylece hatırlaması daha kolay olacaktı çünkü.
2. Soyadı.
Evlense bile soyadını değiştirmek istemiyordu. Kimliğini değiştirmeye gerek yoktu. Her şeyini değiştirmek, kocasına göre uydurmak için bir başlangıçtı soyadını değiştirmek. Gerisi çorap söküğü gibi gelirdi, biliyordu. Evli tüm arkadaşları böyle yapmıştı. Önce soyadlarını, sonra da…
İnançlarını bile değiştiren olmuştu.
İşin tuhafı, boşanır boşanmaz kendilerine gelmiş, tabiri caizse geri geri değişivermişlerdi. Soyadlarıyla birlikte… Bu da isteyerek değişmediklerini göstermez miydi?
3. İnancı…
Yok… Neredeydi silgi?
İnancı değişebilirdi. Fikirleriyle birlikte… Yontulabilirdi…
3. Temizlik anlayışı
Her gün sabah-akşam dişlerini fırçalamak mantıklıydı. Bu değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemezdi sözgelimi.
4. Ailesiyle arasına koyduğu mesafe
Böyle iyiydi. Ailesi onu rahatsız ediyor, kendisini aralarında eriyip gitmiş, bireysel özelliklerinden sıyrılmış hissediyordu. Bu kabul edilemezdi. İki haftada bir aramak yeterliydi.
5.
Aklına yazacak bir şey gelmiyordu.
Demek bu kadardı değişmemesini istediği şeyler. Dört taneydi topu topu…
Öyleyse işi zordu. Ertesi güne kadar bekleyip; listeye yazacak başka bir şey var mı diye kendisini yokladıktan sonra, güzel bir uyku aklına bir şeyler getirirdi belki, hayatını değiştirmeye başlayacaktı.
Kararlıydı…

29.03.2019

Tanrı’yı, Tanrıça’yı, Allah’ı, Yahova’yı, Krişna’yı…
Hepsini; ya da herhangi birisini…
Yanına çağırmak istiyordu çocuk.
On bir yaşındaydı. Ergenliğe girmekteydi. Yeni yeni aramaktaydı hayatın anlamını. Tanrıyla iletişim kurmaktan bahsediyordu tüm dinler. Herbiri ona doğru yükselmekten dem vuruyordu. Onun her yerde olduğunu söyleyen dinler olsa bile, ona doğru gidilmesi şart koşuluyordu. Namaz kılmanın gerekliliği, pazar ayinlerine katılmanın lüzum görülmesi bunun için değil miydi?
Her yerde namaz kılınabilse de; belli koşullarla namaz kılıp dua ediliyordu mesela.
Günah çıkartma meselesi ise daha başkaydı. Tanrı ile araya bir insan giriyordu. Daha da zorlaşıyordu iletişim kurmak onunla.
O ise, yani yeni yeni ergenliğe giren çocuk ise, onları ya da onu çağırmak istiyordu.
Bu kız çocuğunun yapmak istediği şey günahkarlıktı dinlere göre. O da biliyordu bunu. En azından hiyerarşi sistemiyle düşünen insanlara öyle geliyordu. Dinleri yaratan insanlar olduğuna göre…


Temizlendi çocuk. Gerçi o gün rahmi kendisini yenilemekteydi. Kan kokmaktaydı yani. Bu da yanlıştı bazı dinlerce. Oysa bu kan, gücüydü onun. Çocuk öyle düşünmekteydi.
Kendi seçtiği, turuncu bir kumaşa sardı bedenini. Kadınlaşamamış sesiyle ve bedenini bir çalgı gibi kullanarak yarattığı bir senfoniyi icra etmeye başladı.
İcra ettiği şeyi bir senfoni yapan görünmez bir elemanı vardı. Zihni…
Düşünceleriyle uzandı tanrılara. Hayalleriyle katkıda bulundu senfoniye. Rüyalarıyla renklendirdi senfoniyi. Herbirini birer çalgı haline getirdi.
Ve tek başına, küçücük bir çocuk, tüm tanrıları yanına çağırabildi.
Çünkü buna inanmıştı.
Herbiri gelip çocukla kendi meşrebince selamlaştı. Kutsadılar onu. Hiçbiri diğeriyle tartışmadı, çatışmadı.
Tanrılar insan değildi ne de olsa. Üstelik çocuk herbirine inanmıştı nasılsa. Tartışacak bir şey yoktu böyle olunca. da.

28.03.2019

Çekirdek yemeyi severdi. Kabuklarını yere atmaktan büyük haz duyardı. Tuzsuz, işlem görmemiş, çiğ çekirdekleri, topraklı bir zeminde yemekten hoşlanırdı.
Karıncalar ya da kuşlar da faydalansınlar diye.
Bazen çekirdek içlerine öylesine atardı. Daha çekirdek kabuklarını açamayan çocuğuna çekirdek biriktiren bir anne misali…