15.05.2019

Kalkar kalkmaz kendime kete yapmaya koyuldum. Hemencecik hamuru hazırlayıp mayalanmaya bırakacak, ardından diğer işlerimi yarım saat içinde halledecek ve hamuru açıp müstakbel ketemi pişirmeye başlayacaktım.
Bugün boş günümdü. Aslında kendi kendimin patronuydum ve ne zaman istersem o zaman boştum; ama ben disiplinli bir patrondum. Pazartesi günlerini tatil ilan eden bir patron…
Eh, tatilde elime süpürge alıp temizlik yapmayacaktım tabii. Kete başkaydı. O benim zevkimdi. Yumuşak hamurun mayayla kabarmasından onu ellerimle açmaya, fırında piştiğindeki kokusunu solumaktan afiyetle yemeye kadar her aşamasını seviyordum.
Kete babamın hatırasıydı. Amerikan filmlerindeki gibi gülen krepler yerine, dümdüz açılmış keteler yapardı bana rahmetli babam. Yusyuvarlak olurdu herbiri. Sonra vişne reçelinden aldığımız iki vişneden gözleri, kuru kayısıyı uzun ince keserek dudakları yapardık. Dairenin ortasına konduruverirdik öylece. Sonra da vişne reçelini dökerdik üstüne. Sonra da bir güzel yerdik. Vişne reçelini de babam yapardı kendi elleriyle.
Bugün, onun ölümünün yedinci yılı olacaktı. Bu günler hep yağmurlu olurdu.
Keteler hazırdı. Artık vişne reçeli yapmak da bana düşmüştü. Kavanozdan iki vişne aldım, kayısıları kestim ve onları olmaları gereken yerlere koydum. Sadece biraz tuzla yiyordum bu vişne reçelli keteyi artık. Tek fark buydu.
Yedikten sonra kalktım ve geri kalan keteleri paketleyerek alt kattaki komşuya götürdüm. Onlara da aynı şeyin tuzsuz versiyonunu yapmıştım.
Sevinirdi Nalan Abla’nın çocukları da. Hatta birisini Orhan Abi’nin bile yediğini görmüştüm. Göz yerine geçen vişnelerin çekirdeklerini nasıl da birbirlerine atıyordu keratalar…
Ne yapayım, keteyi babamın yaptığı gibi hazırlayıp şakalarla sunacak başka kimsem yoktu. Babam izliyorsa kesin bana gülüyordu. Özellikle kardeşine gülen Ali’nin ağzındaki lokma tam yüzüme geldiği an…
Ben de gülmüştüm o zaman. Olaya değil de; babamın o güneşi bile gülümsetecek kadar dolgun, gerçek kahkahasının hayaline…

14.05.2019

Sabah ezanıyla kalkmıştım. Namazımı kılıp çıktım. Bir işim ya da gidecek bir yerim yoktu. Çıkmak istiyordum yine de. Belki bir iş bulurdum. Ya da yapacak başka bir şeyler. Sabit durmakla bir şey geçmemişti elime. Tabii bir şey üzerinde düşünmediğim sürece.
Yürüdüm… Saçsız ve sakalsız olsa da; yaşlı bir adama benzeyen küçük bir çocuk duruyordu yolun kenarında. Öylece dikiliyordu. Yanına gittim. Ben de dikilmeye başladım. Sabırla çocuğu bekleyecektim. Ondan bir şey öğrenmeyi…
Hissediyordum! Bu çocuk farklıydı…
Hiç hareket etmiyordu. Elinde küçücük bir şey vardı. Onu sıkıca tutan eli ve bunun için kasılmış kol kasları dışında gevşekçe öylece duruyordu sadece.
Sonunda sabır meyvesini vermişti. Çocuk elindeki şeyi avcuma koyup hareketsiz nöbetine devam etti. Ondan alacağımı almış olmalıydım.
Avcuma konulan şeye baktım neden sonra. Elmastan, bayağı bayağı elmastan yontulmuş küçük bir saban vardı. Bir kolye ucuydu. Ucunda da sağlam, siyah bir ip…
Çocuk elini bana doğru uzattı. Parmaklarının olduğu yer boştu. Hava değildi oradaki. Boşluktu… Hiçlikti… Hiçbir şey görünmüyordu. Belki bulaşıcı bile olabilirdi. Çocuk alnına sürdü olmayan, boşluk olan parmaklarını. Alnındaki bir yer hiçliğe karıştı.
Yokluk bulaşıcıydı.
‘Bu sabanı bir yere, bir şeye saplarsan, onun özündeki yokluğu çıkarırsın. Varlığı kuvvetlendiren yokluğu… Yani varlığı sürersin…’
Çocuk parmaklarına üfledi. Düşüncesini, ruhunu üfledi. Parmakları artık vardı. Parmaklarını alnındaki o noktaya sürdü. O nokta da yeniden var oldu.
‘Yapman gereken hatırlamak,’ dedi çocuk.
‘Ve her hatırlayışının, aslında hiçlik karşısında bir şükür olduğunu bilmek. Varlığın tohumunu atmak için yokluğa sürmek…’