03.06.2019

Bugün düşündüm. Bir kitaptaki bir cümlenin yüzü suyu hürmetine yaşıyor, aynı kitaptaki aynı cümle yüzünden acı çekiyordum.
Sonra yine düşüncemin izinden gittim. Oysa düşüncemi yürüdükçe salgıladığım sümüksü izler gibi kendim salgılamalıydım.
Ve… böyle şeyler düşünmekten vazgeçtim. Bunlar öğretilmiş düşüncelerdi. Kediyi düşündüm sonra… İşte, parlak ve sümüksü bir iz bırakmıştım arkamda.
Biraz silik olsa da… Sonra başka şeyler… rastgele izlerle dolu, koskocaman bir koridordu gece. Zaman ve mekan birdi.
Sonra adımı yazmak istedim düşüncelerimin bıraktığı izlerle. Bir ömre ihtiyacım vardı bunun için. Bir hat ustası gibi…
Vazgeçmeden vazgeçtim. Belki son nefesimde düşünecektim. Bir hamlede yazabilmek için…

29.05.2019

Artık…
Bu kelime, başlamak için ne kadar da elverişsiz…
Artık baldıran zehri işlerini görmüyordu güçlerin. O milattan önce işe yaramıştı ancak. Ya da panzerler… O da çok değil, yirmi yıl önce miyadını doldurmuştu.
Şimdi insanlar baldıran zehriyle öldürülmüyor, dolayısıyla harcanmıyordu. Panzerlerle yaralanmıyor, yani malın bir kısmı bile israf edilmiyordu.
Artık her şeyleri, organ ve kanları bile değerlendiriliyordu.
Nasıl mı?
Onu da miyadı dolduktan sonra açıklamak en iyisi olacak bir sonraki şafağı görebilmem için.
İnandınız mı? Bir şeyler bilsem öylece söylerdim ve öylece, diğer öylece edilen lafların arasına kaynar giderdi. Bu değil midir bir gerçeği kamufle etmenin yolu?

22.05.2019

Hardal sarısına boyanmış bir cephesi olan bir bina… İnsanların uyuyabilmeleri için… Sadece yatabilmek için yüksek tavanlı, , piramit yataklar vardı ve bir düğmeyle açılıp kapanabiliyorlardı. Kapandıklarında hiçbir şey geçirmiyorlardı içeriye. Hava içeride uykuya hazırlanmaları için özel üretiliyor, üretilen havanın temizlenip kullanılması için dışarıdan hiçbir katkı alınmıyordu. Hayat, bu piramitlerin içinde oldukça basitti. Travmaları olan birkaç kişinin ölene dek kendi istekleriyle uyutulduğunu bile işitmiştim.
İşte oraya, hayatım boyunca uyutulmak için gidiyordum.

21.05.2019

Uykumun yarıda kesilmesi, hayatımda alışıldık bir durumdu. Hep aynı şeydi bunun müsebbibi. Bir kuş…
Hayalet gibi flu ama güçlü bir çığlık atan, benden başka kimsenin görüp duyamadığı bir kuş…
Onlarca kuşbilimciye resmini çizsem de hiçbirisinin bilemediği, fotoğrafını bir türlü çekemediğim bir hayvan…
Bir kafede garson olarak çalışırken; on beş yaşlarımda görüp duymuştum onu. Uykum gelmişti ve kimse de uğramıyordu kafeye. Biraz gözlerimi dinlendirmemem için geçerli hiçbir sebebim yoktu; ama kuş ötmüş, ötmüştü.
O andan sonra yaşamak zor bir zanaat oluvermişti. Aslında uyumak…
Peki kuş benden ne istiyor olabilirdi? Ben kendimden ne istiyor olabilirdim?

20.05.2019

Kahkaha atmayı unutmuştu. Onu güldürdüğünde istem dışı çalışan bir refleksin yapabileceği bir şeymiş gibi kopmuştu diyaframından. Kahkaha atmayı, en azından gülmeyi alışkanlık edinen insanların kendilerine has melodisi bu attığı kahkahada mevcut değildi. Aniden taşan bir süt kadar istenmedik; sütün ocakta yanıp karamelize olduğunda çıkardığı koku kadar çekiciydi. Sütü temizlemek gerekmesine rağmen rahatsız olmazdınız;çünkü çok güzel bir kokusu vardı yanmış sütün. Dahası, kahkaha attıktan sonra temizlenmesi gereken temizlenmek bilmez bir leke çıkmıyordu ortaya.
İşte o an kalbimin oyuğundaki sibobu hafifçe ağzına alıp kendi diyaframındaki nefesle şişirmişti. Kahkahasının ani nefesiyle… Bir yuvarlak kadar aerodinamik olmasa da; istediğini yapabileceği kadar işlevsel bir tür top yaratmıştı yüreğimden.