02.07.2019

Düşündü. Bu koca dünyada onu anlamak isteyen kimse yoktu.
Biraz daha düşündü… Bu koca dünyada anlatmak istediği kimse yoktu.
Sonra sordu… Dinlemeyi bu kadar severken neden anlatmayı sevmiyordu?
Bir daha sordu… Acaba gerçekten dinlemeyi seviyor muydu?
Sevmesi bir işe yarıyor muydu?
Karar verdi…
Sorun dinlemekte değil, konuşmaktaydı. Konuşmayı sevmiyordu.
Konuşmak yerine çoğu zaman yaptığını yapıyor, konuşmasını kaydedip; insanlara dinletiyordu.
Evet bir kayıt cihazı yoktu yanında; ama…
Aynı şeyleri tekrar tekrar söylemek, aslında kaydetmek değil miydi?
Düşüncelerini kaydetmek…
Bu kez kesin olarak karar verdi…
Kaydettiğini fark ettiği an silecekti.

29.06.2019

Bir tuhafiye dükkanım vardı; ama öyle bildik tuhafiyelerde olduğu gibi kumaş, düğme falan satmazdım. Bana tuhaf gelen her şeyi elde edip dükkanımda bulundurur, isteyen olursa da; o an aklımdan geçen bir fiyat söylerdim. Eğer anlaşırsak satardım. Anlaşırsak…
Bu dükkanı sadece iş olsun diye açık tutardım. Sevdiğim bir işi yapmanın saadeti için. Yaşamak için para kazanmaya gerek olmayacak kadar paralıydım ben. Özgürlük bana zimmetliydi sanki, öyle hissederdim.
Oysa bir gün dükkanıma gelen bir adam tarafından hayatımın değiştirileceğini bilmiyordum. Hayatımın değiştirilmesinde hiçbir söz hakkımın olmayacağını, özgürlüğümün arkasından öylece bakacağımı…
Zayıf bir adamdı. Dükkanıma bir kadın çorabı almaya gelmişti. Eh, birçok insan gibi o da bildik tuhafiyelerden sanmıştı burayı.
Bir kadın çorabı vardı ama. Tek bacaklı… Bir şekilde bulduğum defolu bir ürün.
Onu gösterip normal çorapların en az üç katı bir fiyat istediğimde, adamın kabul etmesini beklememiştim.
Banka mı soyacaktı acaba? Ne yapacaktı bu çorapla?
Bana da çok benziyordu.
Bir şekilde çorabın izi sürülse, bana kadar gelse polisler…
Gülüp geçtim, parayı alıp çorabı verdim.
Adam dükkandan çıktığında da sessizce dua etmekle yetindim, kuruntularımın gerçeğe dönüşmemesi için..
İşe yaramadı.

24.06.2019

Gün doğumlarını seven insanlarla doludur dünya. Her başlayan günün yepyeni bir gün olduğunu idrak etmelerini bekleseniz de; öyle değildir. Muhtemelen sadece görünüşü güzel olduğundan sevilmektedir gün doğumları.
İnsanların algıları kemikleşmiştir ve o kemiklerin sertliği gereklidir onlar için. Oysa her geçen günün yeni bir ihtimaller silsilesi olduğu bilgisi, kemiklerini yumuşatacakları anlamına gelmemektedir. Bu kadar tutucu olmalarına gerek yoktur. Her gün kaba davrandıkları, günaydını dahi çok gördükleri iş arkadaşlarına “günaydın” deme ihtimalleri vardır ve her zamanki gibi o ihtimali değerlendirmemeyi tercih edeceklerdir. Sanki zamansız, tekdüze giden bir ömürdür yaşadıkları. Evet, zamanın sonsuzlukta bir önemi yoktur; ama insanlar madem kendilerine bir sürü zaman dilimi belirlemiştir, o zaman neden ihtimalleri de bu zaman dilimlerine bölmesindir?
Bir günün yeniliğini ve barındırdığı ihtimali kabul etmek dahi imkansızken; nasıl anların barındırdıkları ihtimallerden haberdar olabilsinlerdir? Zavallıcıklar…
Hatta biliyor musunuz, aşk bile telef olmuş, rahatça yaşanmayıp gereksiz bir acı kütlesine gömülerek varlığını sürdürememiştir bu yüzden.
Tıpkı bir denizin dalgalarının her defasında taşıdığı ve geri aldığı şeyler gibi. Taşlar, dallar, çöpler, değerli şeyler…
Ömür de öyledir, size zaman verir, değerli şeylerle, ihtimalleri değerlendirmekle kullanırsınız ya da kullanmazsınız. Sonra verdiği gibi geri alıverir…
Çocukluğumda anlamıştım bunu ve her ihtimali olamasa da; epey fazla ihtimali değerlendirmeye çalışmış, mutlu olduğum yada huzurlu olduğum ihtimalleri tekrarlamakta bir beis görmemiştim. Yine de huzur ve mutluluğun tuzağına düşmemiş, yeni ihtimalleri değerlendirmesini bilmiş, mutsuz olma riskini değerlendirerek daha da mutlu olabilmiştim.
İşte ölüyordum. Birkaç güne biterdi yaşamım herhalde. Birkaç gün sonra gömülür, toprağa karışma işlemim başlardı ve ben evrenin sonsuz ihtimalleri dahilinde dağılır, dağılırdım.
Öleceğini bilen herkes gibi, ben de; geçmişimi, hayatımı sorgulaamaya kalktım…
Pek az pişmanlığım vardı. İlginçtir, bunların arasından bana en çok rahatsızlık veren, daha önce hiç üzerinde durmadığım bir şeydi.
Bir kartalın ağzından ölmek üzere olan yavru bir güvercini almıştım gençken.
Kartal, beni lanetleyen bir çığlık koyverip uçup gitmişti oradan. Oysa rahatlıkla saldırabilirdi bana. Şimdi düşünüyordum da; büyük ihtimalle çok aç olduğu için saldırmamıştı. Ben kim olmuştum da; böyle bir şey yapabilmiştim?
Kendimi affetmeyerek ölecektim.

23.06.2019

Kulağımın arkasında tuhaf bir yara çıkmıştı. Çıktığı yere rağmen, başkaları tarafından kolayca görünecek kadar büyüktü. Sanki bir fişin takılabilmesi için yapılmıştı bu yara. İki kırmızı deliği vardı ve devamlı, ince ince kanıyordu.
Bir yoksunluk muydu bu kanamanın sebebi acaba? öyle hissediyordum. Sanki olması gereken bir şey yoktu kulağımda. Kabuk bağlamak da bilmiyordu bu yara.
Böyle böyle tam üç ay geçirmiştim. Dördüncü ayın başında, sabah yastığımın yanında teflon bir fişle uyandım uykumdan. Evde tek başına yaşıyordum. Kapı ve pencereler sıkı sıkı kilitliydi.
Bu fişin nereden geldiğini bilmemenin verdiği can sıkıntısı içinde gıcıklık barındıran bir durumdu; çünkü kulağımın arkasındaki yarayla bağlantılı olduğunu biliyordum. Yani fişi kulağımın arkasındaki yarayla birleştirsem birbirlerine uyacaklarını gayet iyi biliyordum; ama bunun nasıl bir şeyi başlatacağı meçhuldü ve ben bu bilinmezlikten epey korkuyordum.
Yine de gerekeni yaptım. Hiçbir şey olmadı…
Muhtemelen ne olacağını zaman gösteriyordu ve bu durum sandığımdan da kötüydü. Beklemem gerekecekti ve savunmam çoktan düşmüş olacaktı neyi değiştirecekse…

09.06.2019

Farklı olduğumu biliyordum. Diğerlerinden farklı olduğumu… Oysa aynı olduğumu bilmiyordum. Diğerleriyle aynı olduğumu…
Farklı olmakla aynı olmak arasındaki farkın ne kadar az olduğunun ayrımına henüz varmamıştım. Herkes farklıydı ve bu herkeste aynıydı. Keşke sadece ben bunun farkında olmamış olsaydım. Ben kendimin farklı olduğunu anlamıştım ve sadece kendimin farkındaydım. İnsanlar aynı şekilde davrandıkları ve kendilerinin farkında olmadıkları için, onların farklılıkları konusunda uzun uzadıya düşünmemiş, kendimi onlardan farklı addetmekle yetinmiştim. Hoş, bu benim sorumluluğumda olması gereken bir şey olmaktan çok, bilmem, idrak etmem gereken bir şeydi sadece.
İnsanların farklılıklarını bulup onlara söylemek değildi benim görevim. İnsanların farklılıklarını bulup onları seyretmek, onlara farklılıklarınca davranmaktı. Bu görevi kendime ben vermiştim.
Akıl sağlıklarını yitirmiş insanların bulunduğu bir hastahaneye gittiğimde, onu görmüştüm. Kendisini peygamber ilan etmiş, temiz ve dürüst, kendi halindeliği başına vurmuş bir adam…
Adamın delirmiş olduğunu düşünmüyordum. Sadece aynılık sahtekarlığından bunalmış bir adamdı o. Aynı olmadığını bilen; ama insanların aynı olmaya çalıştığını, bunun için kendilerine yalan söylediklerini anlayamayan, yani gerçekten peygamber kadar dürüst olan bir adam…
Ona delirmediğini, sadece bir şeyi gözden kaçırdığını söylemeye çalıştım. Onu anlayacak kadar dürüst olsam da; ona kendimi ya da durumu anlatacak kadar yalansız değildim.