07.05.2019

Lazımlığında oturuyor, kendince şarkılar söylüyordu. Lazımlık kupkuruydu. Çişini yapmak için onu bekliyordu. Bilinçsizce…
O gelmiyordu, gelmeyecekti. Küçücük zihni bunu ne zaman anlayacaktı? Zihni mi güçlüydü; yoksa ihtiyaçları mı, zaman gösterecekti.
Ancak bir bebeğin anlam verebileceği şarkıları tükenmiyordu. Tüm kararlılığına rağmen, o gelmiyor, gelmiyordu.
Ağlamıyordu da. Şarkı söylüyordu hala…

06.05.2019

Kolyesindeki boncuklar kadar insan öldürmüştü. Bizzat yapmaktaydı bu kolyeyi. Boncuklarını taktığı her insanı pişmanlık ve kararlılıkla öldürmüştü. Boncuklar rengaren ve çeşitli şekillerdeydi. Onları topraktan yapmıştı. Öldürdüğü insanların karakterlerini onlarda yaşatmak için…
O, ölüme sevdalı bir kiralık katildi.

04.05.2019

Uçsuz bucaksız bir denizin üzerinde yürüyen bir çocuğun görüntüsü bir türlü gitmek bilmiyordu zihninden. Yürürken, konuşurken, yemek yerken, uyurken, tuvalete giderken…
Çocuğun cinsiyeti belli olmasa da; yüzü ve ayakları gayet net görünmekteydi. Ayakları uzun ve inceydi iki uçlarından, parmak ve topuklarından bir elle çekilmiş gibi.
Yüzü de uzundu; ama alnı ve çenesi görece genişti. Gözleri kapalı olduğundan renkleri belli değildi.
Hamileydi üstelik. Öyle sanıyordu ki, çocuğu rahmine düştüğünden itibaren başlamıştı her şey.

Bebekler doğduğunda, birisi kız birisi erkek iki bebek dünyaya getirmişti, ikisi de zihninde gördüğü bebeğe benzemiyordu. Bir kere ikisi de esmerdi. Zihnindeki çocuk bembeyazdı. Yüzlerinin benzeyip benzemeyeceğini şimdiden söyleyemezdi. Zihnindeki çocuk dokuz-on yaşlarında görünüyordu.
Zaten bebekler doğar doğmaz, görüntü gitmişti zihninden. Sanki çocuk ölmüştü. Ya da çocuğun ruhu kendi çocuklarının birisiydi ve onun zihniyle bağlantı kurmaya çalışıyordu.

Yıllar geçmişti. Çocukları dokuz yaşına basmışlardı. Onlarla birlikte parka gittiğinde salıncakta yalın ayak, ayakta sallanan uzun yüzlü, uzun ince ayaklı bir çocuk görmeye başlamıştı.

03.05.2019

Mecra Kitapçısı…
Dükkanın adı buydu. Ücra bir yer bulabilmişti. Kirası ucuzdu bu dükkanın. Emekliliğinden sonra oyalanacağı bir yer olsun diye ve okuyabilmek için tercih etmişti böyle bir dükkan açmayı. Bir şeyler kazanabilmek de cabası olacaktı.
Öyle olmamıştı ama… Kazanamamıştı. Kitaplar tozlanmış, kira ve fatura ödemeleri aydan aya cepten verilmiş, sermayesi git gide eksilmişti. Yine de devam etmişti işine. Aylardır bir tek kitap satamasa bile…
Bir gün, dükkanının önüne yaşlı bir sokak şarkıcısı gelip; hiç duymadığı bir şarkıyı icra etmeye başladı kemanı eşliğinde.
Kadının sesi de; kemanınki de gürdü. Çıkmaz sokağın duvarlarında yankılanıyor, uzaklara ulaşıyordu.
Ve… insanlar geliyordu akın akın. Dükkana da giriyordu bir kısmı. Kitaplar alınıyor, sohbetler bizzat demlediği çay eşliğinde içiliyordu.
Bir gün kadın da katıldı bu sohbetlerden birisine. O zaman sordu. ‘Neden burası?’
Ne zamandır merak ediyordu; ama muhabbeti olmadığı için soramıyordu.
Kadın yüzüne bakmadan verdi yanıtını:
‘Bu dükkanda senden önce ben enstruman satmaktaydım. Başarısız oldum…’