27.04.2019

İşte, yoldan duyulan ayak sesleri… İşte, geliyor!
Birazdan burada olacak ve tekrar her anından haberdar olmaya devam edeceğim. Yepyeni şeyler getirecek bana. Duvarlarıma yepyeni masallarını anlatacak, sorunlarından bahsedecek ve duvarlarım onu dinlediği için belki de; onlara çözümler bulacak ve sevinecek. Sevindiğinde ayaklarından, tam topuklarından yerçekimine karşı bir itiş, yükseliş gücü fışkırır hep, bilmez miyim…
Çiçek ya da hayvan beslemeyi sevmez. Sadece duvarlarıma mozaik yapar, bazen zeminime de… Beni besler o çiçek yerine.
Tavanım için bile bir fikri var biliyor musunuz?
Musluklarımı bile değiştirdi. Kendi yaptı musluk başlarımı, sonra da dökümcüye verdi. Onlar da, onun mumdan yaptıklarını pirinçten döktüler. Susadığında musluklarımdan içer hep suyunu. Arıtmaya çalışırım ben de o içecek diye. Bana güvenir… Temizliğimi de hiç aksatmaz sağ olsun.
Koltuk yok döşemelerime baskı yapan. Bir oturmak için, bir de sırt dayamalık birbirlerine uyan birkaç takım minder var onun yerine.
Perde de yok gözlerimde. Perdeyi sevmez nedense. İyi ki de sevmez.
Bir gün, duvarlarımın arkasında, öylece ölene dek sürdü böyle beni beslemesi. Bir kedi gibi olmayacaktım, yemeye çalışmayacaktım onu; ama kimse gelmezse kendi kendisini yiyecek, çürüyecekti. Kokacaktı da…
Çok şükür, birisi geldi. Kapımı kırdı. Ağıt yakarken ki acımın yarısı kadar acımadı canım kapım kırıldığında.
Ama… Yaptığı oymalar bozulmuştu. Onlar için üzülüyordum sadece.
Aldılar, götürdüler onu bilmem nereye.
Yeni birisi gelmişti. Farklıydı. Akşamdan akşama geliyor, sadece yatıyordu yatağında, yatağımda; o yatağa kokusunu bile bırakmıyordu adeta.
Öncekinin yaptığı hiçbir şeyi taktir etmedi, bir deri bir kemiktim artık; ama yaşıyordum bir şekilde işte.
Onu da yaşatıyordum, yıkılacağım günü hasretle ve korkuyla bekliyordum. Bizim de bir ‘öbür dünya’mız var mıydı acep? Ona kavuşacak mıydım orada? Bilmiyordum. Belki bir kara delik her şeyi karıştırıp birleştirdiğinde…

26.04.2019

Oturup düşündüm.
Olmaz a, olur da bir intihar mektubu yazsam ne yazardım?
Nasıl başlardım?
Suçlar mıydım insanları; yoksa sorumluluğunu mu alırdım her şeyin?
Sevgiden, vefadan, nankörlükten bahsedip; geride kalanların suçluluk duyacağını düşünerek içimin yağlarını mı eritmek isterdim; yoksa…
Hayatın boşluğunu simgelercesine bomboş bir kağıda imza mı atardım?
Aslında, bunların hiçbirini yapmazdım…
İntihar mektubuma, kendimi resmeder, aslında neden resmedeyim ki, bir kağıda bir fotoğrafımı yapıştırır ve aynı fotoğrafı parçalayarak yapıştırırdım ilk fotoğrafın altına.
Gerçekler bazen olduğu gibi, süslenmeden; bir bahane göstermeden; öylece anlatılmalı değil mi?
Benim intihar edişim, cesedimin görüntüsü, kokusu, sinekler, mezar, insanların gözyaşları, hüzün… gerçeğin ta kendisi olsa da; kağıttaki fotoğraflar daha gerçek görünecek, biliyorum.
Zaten onun için böyle bir şey yapma gereği duyuyorum. Yani duyardım öyle bir şey yapacak olsaydım.

25.04.2019

Hemen hemen hatırı sayılır her ilçede bir sanat sokağı vardır. Ben de bizimkinin ortalarında bir yerlerde, sokağa girildiğinde sol taraftaki bir dükkanda, doğal taşlardan yaptığım kolyeleri satmaktaydım.
Bu kolyeleri renk uyumuna göre değil, insanların ihtiyaçlarına göre yapıyordum. Biraz pahalı olabiliyordu. Bu, tedarik ettiğim taşlara göre değişiyordu.
Bazen, bazı taşları yontarak insanların hoşlarına giden şeyler de yapabiliyordum. Bir diş fırçasının kıllarının uçlarında küçük elmaslar bulunan bir alet yapmıştım kendime ve taşları fırçalayarak şekillendirebiliyordum böylece.
Bir gün, iradesini kullanmayı bilmediği için soluk benizli olan bir kadın girdi dükkana. Adımları güçsüz, kararsızdı. Eşinin çocuk istediğini; ama kendisinin çocuğu olmadığını söyledi. Emin olup olmadığını sorduğumda da; eşinin öyle söylemiş olduğunu aktardı bana. Ay taşı bir kolye yaptım ona. Tabii ki sadece ay taşından oluşmuyordu. Dumanlı kuvars, granat, başka taşlar…
Sırf eşinin onu biraz rahat bırakması ve o iğrenç özgüvenini kırabilmek için, onun da bir öküzü hadım ettikleri zaman orada bulunmasını, cinsel organını çiğ çiğ yemesi gerektiğini söyledim.
Önemi kalmayacaktı gerçekten yiyip yememesi ya da çocuklarının olup olmaması bana kalırsa.
Çünkü bu kolyeyi takarsa, zamanla eşinin ona iyi gelmediğini anlayacak, bir ihtimal, ondan boşanabilmesini sağlayan kararlılığı, gücü, enerjiyi ve inancı bulabilecekti.
Ya da eşine kendisini anlatabilecek cesareti…
Belki de uzlaşıp anlaşacaklardı…
Taşlara inanmayan kimsenin yolu bu dükkandan geçmezdi çünkü.

24.04.2019

Gece üç sularında uyanmış, bir daha uyuyamamıştı. Odasındaki piyanonun kapağını açmadan önce kapağın üzerinde bulunan küçük kedi heykelini aldı. Her defasında böyle yapardı. Bir tür başlama seremonisiydi onun için. Sanki bu kedi heykelinden izin istiyordu piyanoyu çalmak için. Tıpkı şamanlar gibi, rahatsız ettiği için özür diliyor, heykelin varlığından duyduğu mutluluğu belirtiyor, avlanacağı topraklara girmeyi diliyordu sessizce. Heykeli, tam karşısındaki çıkıntıya yerleştirdi. Aslında orada kalabilirdi; ama onun yeri piyanonun üstüydü. İkisi de biliyordu bunu…
Evet, avlanacaktı. Silahları notalar, zırhı esler olacaktı. boşluğu avlayacaktı. Boişluğu ve sessizliği…
O kedi heykeli ise onun ruh hayvanı gibiydi. Heykelin bir ruhu olmadığına artık mantığı dahi inanır olmuştu.
Kendi yapmıştı onu çünkü. Kendi ruhundan üflemişti.
Yaptığı anlık müzikleri kaydetmesini sağlayan, oldukça gelişmiş ses kartı ve mikrofonları olan bilgisayarını açtı. Bu kez yaptığı müzikle yarattığı bu kedi heykelini büyütüp canlandırmayı amaçlıyordu.
Rüyaların hammaddesi olacak bir tür sis çıktı kedinin etrafından. Bir kediyi oluşturdu. Heykelin yaklaşı on beş misli büyüklüğündeki bir kediyi…
Kedi, müzikle beslendi, semirdi…
Netleşti yavaş yavaş. ve pat…
Heykel kaybolup dört ayağının üstüne düşen bir kedi var oldu. Ses çıkarabilecek kadar etten kemikten bir kedi…