28.12.2017

Bir parka gitmiştim bir gün. Herhalde otuz iki yaşındaydım; ama gidip bir salıncağa oturmuştum. Tam sallanmaya başlayacaktım ki, beş yaşında; ama ciddiyetine bakılırsa benim yaşlarımda gibi görünen bir çocuk gelmiş ve ‘abla, biz o salıncağa binmeyiz,’ demişti. Nedenini sorunca başını iki yana sallayıp öylece gitmişti. İstifimi bozmadım ve sallanmaya başlamıştım. Keşke çocuğu dinleseydim…
Sallanmaya başlar başlamaz, etrafımda tuhaf gölgeler görmüş, acayip sesler duymuştum. Sanki beni fark etmelerini sağlamıştım salıncakta sallanarak. Ardından da yakamı bir türlü kurtaramamıştım onlardan. Sanki o salıncakta işaretlemişlerdi beni ve ondan sonra hayatımın her anında onları gözümün kıyısında görür, kulağımın kıyısında tuhaf seslerini işitir ve dokunma mesafemin kıyısında bana değen rüzgarlarını hisseder olmuştum.
Bir kaydıraktan söz ediyorlardı hep. O kaydırağın yerini tarif ediyorlardı kötü huylu bir pusula misali. Nerede olursam olayın, kendilerini güncellemesini biliyor, hep o kaydırağın yerini tarif ediyorlardı.
Kendi evimin yerinden daha iyi bilir olmuştum orayı artık; ama bir türlü gitmeye cesaret edememiştim.
Bir gün, her şeye ve herkese kızdığım bir gün, o kaydırağın olduğu yere gidip oradan kaymayı ve olacak olanı beklemeyi planladım. Aslında planlamadım. Buna bir anda karar verdim. Bir anda itildim.
Demirleri harikulade sarmallar çizen, borulu bir kaydıraktı bu. Merdiveninden çıktım ve hiç düşünmeden kendimi borunun içinden aşağı bıraktım.
Ve sesler, gölgeler, o meşhum rüzgar… öylece gitti.

27.12.2017

Rengarenk bir böcek görmüştüm. Tıpkı bir oyuncak gibi, rengarenk ışıklar yanıyordu tüm vücudunda. Her renk var gibiydi. Adeta bir iç mimarın ya da bir boyacının renk kataloğu gibiydi. Tüm renk dalgalarını aynen yaratıyordu.
Bukalemun falan değildi. Daima renk değiştiriyordu. Daima… Bir amacı yoktu. Amacı renk değiştirmekti. Larvası belli bir aydan sonra olgunlaşıyor ve değişiyordu. Simsiyah oluyordu önce. Sonra da bembeyaz. Simsiyahken çiftleşecek olgunluğa geliyordu. Çiftleştikten sonra dişi yumurtladıktan, erkek bakirlikten kurtulduktan sonra renkleri beyazlaşıyordu. dişi yumurtladıktan, erkekse birkaç gün yumurtaların bakımını yaptıktan, tıpkı bir tavuk gibi yumurtaları beklemek ve her an ağızlarındaki bir sıvıyla üstlerini kaplayıp nemli kalmalarını sağlamak zorundaydılar, yumurtalar çatladıktan sonra, işte o zaman hayattaki sorumluluklarını bitiriyorlar, renk değiştirmeye başlıyorlardı bu böcekler.
Daha küçük böceklerden beslenip renk değiştiriyorlardı sadece. Beslenmek için bir şey yapmaları gerekmiyordu zaten. Böceklerin kendileri ayaklarına geliyordu, onlar da fırsatı kaçırmıyordu.
İşte bu böceklerden birisini, yaşlı bir kadının elindeki bir akvaryumda görmüştüm. Ben birisini görmüştüm; ama diğeri oradaki yosunların altına gizlenmişti. Zaten kadında da bir çift vardı.
Kadın akvaryumdan böcekleri çıkarıp attı. Böcekler uçup gittiklerinde, bana gülümsedi.
‘EEE, nasıl? Fikri beğendin mi? İşte böyle arada bir gelir, yepyeni bir şey yaratır giderim,’ dedi ve bir an sonra yok oldu.
Sonra düşündüm… Kadın bana bir şey dememişken ben bu böceklerin çiftleşme alışkanlıklarını nasıl bilebilmiştim?

26.12.2017

Yüksek tavanlı binalardan oldum olası hazzetmezdim. Kendimi küçücük hissettirirdi bana. Sanki ne olursa olsun küçücük bir detay olarak kalacaktı. O binalarda yaşanan hiçbir şeyin önemi yoktu. Önemli olan tek şey varlıklarını devam ettirmekti o binalar için. İnsanlar binalar için vardı sanki.
İşte çalışmaya başladığım işin yüksek bir binada olması onun için canımı sıkmıştı. Kendimi güvende hissetmeyeceğim bir yerde işe başlamak… Hem de bu ilk işim olacaktı.
Bir iş yerinin oluşturmak mecburiyetinde kaldığı kreşte çalışacacaktım. Çiçeği burnunda bir anaokul öğretmeniydim. Çocukları çok sevdiğimden işimi de seviyordum. Kreşteki çocukların yaş ortalaması çok farklı olduğundan kendimi parçalara bölmem gerekiyordu. Hepsine hitap etmeliydim. Rahatlıkla yapabiliyordum bunu; ama bir çocuk vardı ki, işimi epey zorlaştırıyordu. Hiç susmamacasına ağlıyordu. Karnını doyurmuştum, altı temizdi, gazını çıkarmıştım…
Pencereden, yağan yağmura bakıyor; ağlıyor, ağlıyordu. Sekiz aylıktı daha. Neden ağladığını anlayamıyordum. Bir an, ansızın sustu. Bu kez de neden sustuğunu anlayamamıştım; ama önemi yoktu. Susmuştu ve derin bir uykuya dalmıştı susar susmaz.
Onu beşiğe yatırırken gözüm pencereye ilişti. Güneş açmıştı…
Aklıma saçma sapan bir şey geldi pencereye baktığım an. Acaba bu bebek doğa olaylarına göre mi ağlayıp susuyordu? Evet, olabilirdi. Yağmur yağdığında ağlamış, güneş açtığında susmuştu. Sonra güldüm kendi kendime. İşte biz insanlar… Her şeyi mantığa bürümek zorundaydık. Çocuktu işte, canı istediğinde ağlar, canı istediğinde susardı.


Ertesi gün hava günlük güneşlikti. Çocuk mızıldanmamıştı bile.
Ondan sonraki gün havada sis vardı. Bebek huysuzdu. Ağlamıyordu; ama her an ağlayacak gibiydi.
Ve yağmur…
Hava öyle bir yağdı, bebek öyle bir ağladı ki, artık kurduğum bu hava-bebek orantısının doğru orantılı olduğuna kesinlikle emindim.
Ondan sonra pencerelerin olduğu yere sahte güneş görüntüsü yapıştırmayı, kreşin ışıklandırmasını günlük güneşlik bir havaya benzetmeyi denedim.
İşe yaramıştı… Bebek bir daha hiç ağlamamıştı…

25.12.2017

Ölmek üzereydim. Bir ormanda avlanırken hem de. Yanımda hiç kimse yokken. Ne demeye bir ormana tek başıma gitmiştim ki? Keşke şu saçma sapan iddiaya girmeseydim. Kime neyi kanıtlamam gerekiyordu! Ben özgüvensiz miydim ki böyle kendimi insanlara kanıtlamaya, saçma sapan iddialara giriyordum?
Neymiş, kadınlar ava tek başlarına çıkabilirmiş. Evet, çıkabilir... Eee, ne oldu yani şimdi? İddiayı kazandım da ne oldu? Acaba mezarımdan kalkıp ona 'yılan sokmasaydı kazanacaktım,' diyebilmemin bir yolu var mıydı?
İşte ben böyle bir insandım! Bu tür bir salaktım! Yahu ölüyordum be, ölüyordum! Ve hala iddiayı kazanmanın peşine düşüyordum. Kazandığımı kanıtlamamın...
İddiaya girdiğim adamı sevdiğimi bile söyleyememiştim üstelik. Son sözüm 'yılan sokmasaydı kazanırdım,' mı olacaktı yani?
Söylemem gereken o kadar çok şey vardı ki ona, diğer insanlara...
Ama ölüyordum işte...


Eee, ne olmuştu şimdi? Ölmüş müydüm? Bu kadar insanla nereye gitmekteydik? Cennete mi, cehenneme mi; yoksa arafa mı?
Yahu işe bakın, öbür dünyada bile bir kuyruk vardı! Tuhaf bir şeydi; ama içimdeki bir his, ölmüş olsam ve kuyruğa falan girmiş olsam bile bir terslik olduğunu söylüyordu. Yani her şey olması gereken seyrinde ilerliyor görünse de; bu seyir hakkında kesin hiçbir fikrimiz olmasa bile, işlerin normal seyrinin dışında geliştiğini, olması gerekenin olmadığını, açıklayamayacağım bir şekilde hissediyordum.


Sıranın önlerine geldiğimde onu gördüm. İnsan kostümü giymiş bir uzaylı... önünde bir klavye, insanları kaydediyordu.
Neden? Ne yapmak, nereye götürmek için?
Hemen arkaya sıyrılıp gözüme ilişen bir bilgisayar paneline yöneldim. Bir klavye ve ekrandan oluşan bir paneldi bu.
Şifre isterdi muhtemelen... 'insan' yazdığımda şifre kabul edilmişti. Şansıma şaşırmadan işe koyuldum.
On beş dakikalık harıl harıl bir araştırmadan sonra, emperyalist bir uzaylı kolonisinin, yeni enerji kaynakları ararken; ruhlarımızın enerjisinden yararlanmanın bir yolunu keşfettiklerini; şu an da enerji madenlerine hapsedilmeye, hem işçi hem de hammadde olmaya götürüldüğümüzü öğrendim...

24.12.2017

Mutsuz bir adamdım ben. Gerçeklik serumuna benzeyen bir şey icat etmiştim. Bunu içen insanlar en kötü düşüncelerini, saklama gereğini duyduğu hislerini ilan ediyorlardı. Bunu insanlara içiriyor ve bekliyordum. İğrenç sırlarını dinliyordum sonra. Bereket herhangi bir eylem yapmıyor, sadece konuşuyordu çoğu. Birkaçı denemişti gerçi akıllarındakini eyleme geçirmeyi… Zaten kırk-kırk beş dakika sonra etkisi geçiyor, hiçbir şey hatırlamıyorlardı.
Bir gün bir kızla tanıştım. Yirmi üç yaşındaydı. O kadar umutsuz ve o kadar iyi bir insandı ki, önce hakkında hayal kırıklığına uğramaktan, onu sevmekten vazgeçmekten korktuğumdan o içkiyi içirmeye cesaret edemedim. O kadar iyi bir insandı ki, eğer o da kötü çıkarsa dünyaya olan tüm iyi niyetim, umudum sönüp giderdi. Biliyordum bunu.
Gerçi o da bana güvenmiyordu. O kadar bıkmıştı ki insanlardan, insanlıktan… Güvenmek sözcüğü çok uzak geliyordu ona. Yine de her şekilde doğruyu uygulamaktan geri durmuyordu. Onun için iyi bir insandı zaten.
Sonunda, korkunun ecele faydası yok, diyerek içkiyi içirdim. Tek şey, koyu bir ümitsizlikti. Söyledikleri sadece ümitsizliğe dairdi. Ve kendisini öldürmeye… Yaşamın anlamsızlığına… Kendisini öldürmeyi düşündükten sonra bile vazgeçiyordu. O kadar bilinçli bir insandı. Bilincinin en dışına kadar öyleydi demek ki. Bilinçli… İyi…
Sonunda bulmuştum! İyi birisini bulmuştum! Hem de karşı cinsti. Evlenebilirdik, çocuklarımız olabilirdi.
İçkiden ona da bahsettiğimde, benim de denememi istedi. Dediklerimi kaydedecekti.


Kaydı dinlediğimde, kendimden nefret etmiştim. İnsanların kötülükleri bana yansımıştı resmen. Bütün insanlardan daha kötüydüm. Söylenen tüm kötü düşünceleri içime çekmiştim sanki. Söylediklerim inanılır gibi değildi! Hazmedilir gibi değildi!
Kız, hiçbir şey demeden arkasını dönüp gitti.
Sahi, ben neden daha önce denememiştim bu içkiyi kendimde?