Kategoriler
edebiyat Genel

11.01.2020

Bir ergen bile olduğu anlaşılamayan, sessiz bir kızdı. Çocukken de bir çocuk olduğu anlaşılamamıştı. Ergenlerin hep söylediğini o yaşamıştı. Onu gerçekten kimse anlayamamıştı.
Herkesin en iyi arkadaşı, can yoldaşı olabilirdi. Yani kim derdini anlatmayan, her şeye razı olan, her an orada bulunan birisiyle arkadaş olmazdı ki?
Yanında hiç kimse olmadığında, yani serbest bırakıldığında, kulaklığını kulağına takar, bir noktaya bakıp öylece, saatlerce kalırdı.
Bir gün yatarken kulaklığıyla uyuyakalmıştı. Anneannesi, bir odalık bir evde ikisi kalıyorlardı, yattığı kanepeye yaklaştı ve sonunda, kulaklığın birisini çıkartıp kendi kulağına taktı.
Oydu! Torunuydu! Kim derdi ki bu kadar güzel bir sesi olacağını bu kızın… Bir melek gibiydi. Söyledikleri de; tuhaftı. Hiçbir yerde duymadığı sözler. Torunu mu yazmıştı bu sözleri yoksa?
Acaba nerede söylüyordu bu şarkıları? Sanki yankılı bir yerde? Sanki dışarıda, açık havada?
Başka bir şarkıya geçti sonra.
Yok yok, bu bir şarkı değildi…
Bir ulumaydı… Torunu muydu; yoksa bir kurt mu? İlk uluyan gerçekten torunu da olsa; birkaç dakika sonra ona eşlik eden ses kesinlikle bir kurdun hançeresinden çıkmaktaydı.
Kulaklığı kızın kulağına taktı. Elini dizine bir şeyi silkelercesine vurdu; anlamaya bile çalışmadan yaptığı işe geri döndü.

Kategoriler
edebiyat Genel

26.12.2018

Elime bir çift yumurta geçmişti. Üç gün boyunca göğüs iç cebime koymam yeterliydi kuluçka için. Gece-gündüz…
Sonra o yaratıklar çıkacaktı, büyüyecekler ve yumurtlayacaklardı. Bana bu yumurtaları veren, oldukça fazla yumurtladıklarını söylemişti. Benim görevim bu yaratıkları çoğaltmaktı. Bir tek yumurta bile boşa gitmemeliydi, öyle söylemişti…


Yaratıklar aynı anda çıktılar küçücük yumurtalarından. Sis gibiydiler, şekilsizdiler. Hangisinin erkek hangisinin dişi olduğunu anlamaya imkan yoktu. Belki de çift cinsiyetliydiler salyangozlar gibi.
Bu yaratıkların adı, hayal tomurcukları idi. Hayale ihtiyacı olan dünyaya bir nevi takviyeydiler.
Ondan sonra bir sürü yumurta bulmaya başladım iç cebimde. Zaten yumurtlar yumurtlamaz bırakıyordum onları dünyaya ve hemen ihtiyaç duyuldukları yere gidiyorlardı.
Sadece bir çift bırakmıyordu beni. Diğerlerinin anneannesi ve dedesi olan çift…
O diğer gidenler de; kim bilir kimlerin ceplerinde yumurta yapacaklardı…
Benim yanımdaki çift belki milyonlarca yumurta yaptıktan sonra, yavaş yavaş gözeneklerimin içine, oradan kalbime girdiler. Yüreğimi karıncalandırdıklarını hissedebiliyordum. Ardından beynime… Doğası icabı, ağrı sinirleri olmadığı için hiçbir şey hissetmeyen beynim, ilk defa bir şey hissetti… Karıncalandı…
Sonra, bu sayede, tüm torunlarının nerede ve ne yapmakta olduklarını izleyebilir hale gelivermiştim. Bana bu yumurtaları veren, bu şekilde uygun görmüş olmalıydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.12.2017

Çalışma masasının önüne oturmuş, elinde dolma kalemi, bir şeyler yazıyordu. Bilgisayar kullanmazdı. Kurşun ya da tükenmez kalemle de işi olmazdı. Pilot kaleme dahi bakmazdı ki. Üstelik dolma kalem yerini tutabilirken. Yok efendim… O ille de dolma kalemle, kendi kalemiyle yazmalıydı. Tam yetmiş iki yaşında olmasına, söylediğine göre kırk sekiz yıldır kullanmasına rağmen, kaleme hiçbir şey olmamıştı. Mürekkebini bile kendisi yapar, haznesine elleriyle yerleştirirdi. Takıntılıydı kadın.
Peki ne yazardı? Bir kadının bu kadar uzun yıllardır yazması kimsenin gözüne çarpmıyor, dikkatini çekmiyor muydu? ‘Elinin hamuruyla ne yazıyorsun,’ demiyorlar mıydı insanlar? Hala diyorlardı. Bu zamanda bile. Hatta şimdilerde, ‘yaşını başını almışsın, git çorap ör, ne yazıyorsun yıllardır,’ diyorlardı akranları.
Akrabalarımızın yaş ortalaması büyüktü. Yakın görüşürlerdi de. Onun için herkes herkesin ne yaptığını bilir, ona müdahale etmeyi kendisinde hak görürdü. Herkes her şeyi bilirdi de; yıllardır Kamuran Nine’nin ne yazdığını kimse bilmezdi.
Değme kriptograf a taş çıkartacak bir şifreleme sistemiyle de şifreleyince, inci gibi yazılmış bir anlamsızlık yığını gibi geliyordu bakana. Onun için yazdıklarını kimseden gizlemezdi Kamuran Nine.
Benim anneannemin ablası olurdu; ama en az anneannem kadar, aslında ondan da iyi anlaşırdık onunla. Benim tek sırdaşımdı. Onu tek anlayan, ne yazdığını hiç sormayan, mürekkep yapımında ona yardımcı olan hatta artık onu yapması için güvendiği tek insandım ben de onun için.
Gözlerimin rengini yaptığı mürekkebin rengine benzettiğinden bana hep ‘mürekkep gözlüm,’ derdi. Beni hep öyle severdi.
Annem söylemişti. Beni çağırmıştı. Artık takati kalmamıştı. Çalışma odasında yatar olmuştu. Artık elden ayaktan iyice kesilmişti ve tek rahat oturduğu yer, yıllar içinde vücudunun şeklini almış olan sandalyesiydi.
Bizim evde, dedemin değil, anneannemin kardeşinin çalışma odası vardı. Dedem, Kamuran Nine evlenmediğinden, anneannemin yalvarmalarına dayanamayarak himayesi altına almıştı onu dedem. Elinden her iş gelen, gökte yağan yağmuru dahi satsa satabilen bir tüccardı. Kurnaz adamdı, pratik adamdı. Kamuran Nine’yle de hiç anlaşamazdı; ama biricik karısını da mümkünü yok kıramazdı.
Yıllar içinde bir kütüphane dolu defter yazmıştı. Kitapları teker teker elden çıkarmış, yazdığı defterleri yerleştirmişti onların yerine. Elbette kitap okumaktan vazgeçmemiş, kütüphaneye üye olmuş, zamana ayak uydurmuştu. Hatta kindle bile almıştım ona. Son dokuz-on yıldır da tüm defterlerini ben alır olmuştum.


Başını kaldırdı, yüzüme baktı ve yazdığı sayfaya, defterin son sayfasıydı, koskoca, nihai bir nokta koydu. Bu dramatik hareketi ondan hiç beklememiştim doğrusu; ama o noktayı öyle bir koymuştu ki, bir daha bir nokta bile yazmayacağını, kelimenin tam anlamıyla idrak edebilmiştim. Belki benden başka kimse anlayamazdı bunu. Noktayı koyduktan sonra yaptığı hareketten sonra kesin anlaşılırdı gerçi.
O sağlam kalemi, nasıl yapabildiyse, kırdı. elleriyle kavradı ve büktü… Ve kalem, öylece, kırıldı.
Defteri bana uzattı. Kapağında ‘son,’ yazıyordu.
Her sayfasında, rafta numaralarına göre sıralanmış defterlerin şifre anahtarları yazılıydı.
Sanki kalemi kırıp defteri bana uzatması, onun için bir nevi intihardı. Defteri aldığım an yığılmıştı çünkü.
Meraktan, içimde büyüttüğüm gizli meraktan, defterin içeriğini kontrol ettikten sonra idrak etmiştim durumunu. Ne zaman idrak etmişsem edeyim, zaten yapacak hiçbir şeyim yoktu.
Ölmüştü…
İlk deftere baktığımda, hiç tahmin etmediğim bir içerikle karşı karşıya kalmıştım.
Okudukça daha detaylı anlayacaktım; ama galiba Kamuran Nine, o doğa üstü işleyen zekasını hepimizden gizleyen, bir nevi Da Vinci idi.
Tuhaf projeleri vardı. Sadece, onun gibi çizmemiş, o muhteşem var olan her şeyi, bir köre rengi, bir sağıra sesi anlatabilme yeteneğiyle, tasarılarının her anını anlatmıştı.