Kategoriler
edebiyat Genel

14.10.2018

Merdivenlerden çıkıp koltuğa oturdu. Kemerler otomatik olarak ayarlandı. Güvenlik çubuğu, tıpkı bir eğlence parkındaki araçlarda olduğu gibi aşağı inip kitlendi.. Araç kapandı, tüm sistem kendisini otomatik olarak ayarladı. Sıra kontrol etmekteydi. Aracın tek yolcusu olan ona düşüyordu bu rutin görev.
Rutin ama önemli bir görevdi; çünkü uzaya gidecekti. İlk defa, tamamen yeni bir teknolojiyle çalışan bir aracın ilk yolcusuydu. İlk defa başka bir yıldıza doğru yolculuk edecek, ışık yılları aşacaktı.
Roketler ateşlendi ve hafif bir sarsıntıyla uzaya çıkıverdi.
Araçtaki tek gereksiz eşya bir balya samandı. Saatler süren toplantılara mal olmuştu bu balyayı götürmek. Herbir saman çöpü teker teker kontrol edilse de; onun götürmek istediği şey bulunamamıştı.
İnce bir iğne…
Aslında incecik bir tüpe bağlanmış, ince bir iğne…
Tüpün içindeyse bir çip bulunuyordu. Kendisini inşa etme gücüne sahip olacak, biricik dostunu içinde barındıracak bir beyin… Bir bilgisayar… Sıradan olmayan bir bilgisayar.
Çip işini bitirdiğinde, o saman balyası artık bir bilgisayar olacaktı. Sağlam bir bilgisayar…
Araç söz konusu yıldızın yörüngesine girdiğinde, lise çağlarındaki uğur kalemliği olan; ama şimdi iletişim bilgisayarının kılıfı olan şeyi açıp görevinin ilk aşamasını başarıyla tamamladığını söyledi. Görüldüğü gibi, geçmişe bağlı bir insandı. Uğur kalemliğini ve ilk yarattığı eseri olan muhteşem arkadaşını yanına almasının bir yolunu bulmuştu.
Peki neden bu yolculuğa gönüllü olmuştu? Geçmişi sadece bir bilgisayar ve kalemlikten oluşmuyordu ya…
Tek zaafını yenmek istemişti ve bir bilgisayar ve bir kalemlik, kendisine verdiği tek tavizdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.09.2018

Daktiloma kağıt takıp yazmaya başladım ve bu ilk cümlem.
Merhaba…
Ben bir ralli pilotuyum. Adımı söylemeyeceğim; ama arkadaşlar arasında ‘Kurtçuk’ diye bilinirim. İki anlamıyla da… Hem böcek olan kurtçuk; çünkü sessizdir ve kendisine özgü bir hareket etme şekli vardır. Hem de köpekgillerden olan kurt. Kurtçuk; çünkü ufak tefek ve gözlerimde çok fazla sarı benek var. Ve bakışlarım… Tıpkı bir kurda benzediğini söylüyorlar bakışlarımın soğukluğunun. Ben onların yalancısıyım.
Rallinin her branşında yarıştım… ama devam etmeyeceğim bundan böyle. İştahım kalmadı ve bunun nedeni hakkında en ufak bir fikrim yok.
Yine de fikir yürüteyim haydi. Bence; artık başka bir hırsımı bambaşka bir şeye dönüştürmek için hile yapmak hoşuma gitmemeye başladı. Tamam tamam… Böyle anlaşılmaz cümleler sarf etmek parmaklarım ve çok az olan kağıt stoğum için iyi olmayacak. Ve geceyarısında bilmem kaçıncı uykularında olan komşularım için… Yine de komşularımdan duyamayacakları bir özür dileyip her şeyi baştan anlatmaya başlayacağım:
Ralliye nasıl başladığımı yazayım sizlere önce. Öyle ilginç bir öyküsü yoktur ha, bir beklentiye girmeyin hemen.
Çocukluğumdan beri her şeyden korkuyordum ve zengin bir ailem, ralli pilotu bir ağabeyim olduğundan, ilk aklıma geleni yapıp ağabeyimin arkasına zorla takıldım. Önceleri herkes şaşmıştı bu işe. Benim ne kadar korkak olduğum herkesçe bilinmekteydi çünkü. Tiz çığlıklarım epeyce ünlenmiş, alay konusu olmuştu. Beni korkutmak için yapılan tuhaf şakalar, rutinimin bir parçasıydı. İşte tüm bunlara rağmen ben resmen bir ralli pilotu olmak istiyordum ha! Kimsenin aklı almamıştı bu arzumu. Benim bile…
Ta ki, nasıl aklıma geldiğini ne yapsam da anımsamadığım bir yöntemi uygulayana dek…
Ekşinin ve tuzun karışımı olan turşu… İşte bu durumdan sıyrılıp; harika bir pilot olmamın müsebbibi, bu nefret ettiğim yiyecek kılığına girmiş garabetti. Nefret etmemin nedeni de; beni ölümüne susatmasıydı. Artık, bir ralli aracına her binişimden yarım saat önce bir miktar turşu yiyor, aklımda sadece cehennemi bir susuzluk hissini tutabiliyor, ralliyi, sadece susuzluğumu bitirecek olan bir adımmış gibi yutturuyordum kendime. Yutuyordum da… Tıpkı her yarış bitişinde şişelerce su yuttuğum gibi…
Ama… Artık istemiyorum bunu. Bu gereksiz yoksunluğu, korkusuzmuşum gibi omzumun her seferinde defalarca sıvazlanmasını ve bu sıvazlayışların bile beni ölümüne korkutuşlarını ve bunun için çığlık bile atamayışımı…
İstemiyordum; çünkü korkusuz olmadığımı kendime yutturamıyordum. Şişelerce su yutmak kadar kolay olmuyordu bu iş.
Ve artık kararımı vermiştim. Ben bir korkaktım ve kendimi böyle kabullenmeye başlayacaktım.
Evet… Artık yazımı bitirmeliyim. Çünkü korkuyorum… Ya komşulardan birisi rahatsız olur ve kapıyı çalarsa! Alt komşum epey sinirli bir adama benziyor!

Kategoriler
edebiyat Genel

15.12.2017

Çok mutluydum! Gerçekten çok mutluydum… Uzun zamandır mutlu bile olamazken şimdi çok mutluydum.
Şansıma inanamıyordum. Resmen piyangoda büyük ikramiyeyi tutturmuştum. Hem de tam bilet almıştım. Yani tümü bana çıkmıştı.
Tam ihtiyacım olan şeydi. Bu parayla neler neler yapmayacaktım ki… Bir çiftlik alacaktım. Özel bir okul yaptıracaktım. Sonra… Henüz düşünmemiştim fazlasını; ama yapacaktım bir şeyler işte. Kim gerçekten para kazanacağını düşünür ki? Detaylı planlarım yoktu. Basmakalıp planlarım vardı henüz.
Belki de bu ülkeyle hiç uğraşmaz, yurt dışına çıkardım. Nereye gidebilirdim acaba? Amerika’ya… Neden olmasın.


Paramı aldığımda medya benimle epeyce ilgilenmişti. Planlarımı öğrenmek istemişti herkes. Bilmediğimi söyleyince yüzlerinde kıskançlık dolu ifadeleri görmüştüm. İşte o zaman medyanın bir uzantısı değil de; insan görüvermiştim karşımda. Bir sürü arkadaşım karşıma tekrar çıkmıştı. Bana sözler verip tutmayanlar, ‘bir gün görüşelim,’ dedikten sonra yüzüme dahi bakmayan, benden sözümona daha avantajlı, zeki, şanslı ya da öylece, başarılı olanlar…
Bir sürüsü…
Hatta bir kafede tanışıp sonra yıllardır görüşmediğim birisi bile aramış ve kendisini hatırlatmıştı. Komiktir, hemen hatırlayıvermiştim onu; çünkü aramasını çok beklemiştim o günden sonra. Ben aramıştım; ama o aramayınca bir daha aramayı uygun bulmamıştım. İyi birisiydi aslında; ama şimdi arayınca gözümden kayıp gitmişti magmanın en derinliklerine.


Paramı iyi kullanıyordum. En azından kendimce iyi kullandığımı düşünüyordum. Uyuşturucuyu denememiştim mesela. Ya da kendime yakışmayacak bir şey yapmamıştım. Bir yerde duymuştum
piyango talihlileri hep bağımlıya dönüşüp ya deliriyor, ya da eskiden olduklarından katbekat yoksullaşıyorlarmış.
Ben paramın bir kısmını faize yatırmıştım. Diğer kısmıyla bir özel okul yaptırmış, yüzde ellisini fakir çocuklar için bedava kılıp; yoksul mahallere gidip sınav yapmak için seyyar öğretmenler görevlendirmiştim. Hep hayal ettiğim gibi…
Paramın bir diğer kısmıyla da bir çiftlik yaptırmıştım. Bir at çiftliği… Günümün büyük kısmını orda geçiriyordum. Atlara biniyordum. O zengin sporu, artık benim de yapabileceğim bir spordu. At binmeyi çok seven insanların çiftliğimde bedava ata binmelerini de sağlayıp içimi rahatlatıyordum.
Mutluydum işte!
En azından mutlu olmam gerekiyordu…
Geceleri dışında mutluydum da…
Uyumaktan korkar olmasaydım, mutlu olduğumu çok daha rahat söyleyebilirdim emin olun.
Şu rüyalar yüzünden uyuyamıyordum. Onları rüya şeklinde adlandırmakla rüyalara ayıp etmiş olurdum. En beter kabustan da beterdi hepsi.
Aynı tema üzerinden gidiyorlardı. İnsanları yiyen, kemiklerinin iliklerini dahi ağzıyla vakumlayarak emen bir yaratık görüyordum birinde mesela. O yaratığın her parçayı yerkenki hislerini bizzat hissediyordum. Rüyanın sonunda bir bakıyordum aynaya, daha doğrusu yaratık aynaya baktığında kendi deforme olmuş, kana-iliğe bulanmış yüzümü görüyor, çığlıklarla uyanıyordum.
Bazen bir elektrik süpürgesi gibi her şeyi içime çekiyordum. İnsanlar, mini minnacık insanlar, paralar, evler, arabalar, atlar…
Hepsini çekiyordum. Sonra öyle şişkin hissediyordum ki, bunalmış… Patlıyordum! Patlıyordum…
Bunlar gibi, her gün birbirinden beter kabuslar görüyordum.
Tüm bu kabuslar piyangoyu kazanıp parayı aldıktan sonra başıma bela olmuştu.
Aslına bakarsanız bunun nedenini de biliyordum. Piyangoya oldum olası karşı çıkan ben, hangi akla hizmet bir bilet almıştım ve kazanmıştım. Kazanmıştım kazanmasında da; kendimle çelişmiştim. Her yerde piyango karşıtı nutuklar atan, milletin umutlarından, boşa çıkmış umutlarından gelen paranın hayırlı bir şeye harcanamayacağını, kötü, çirkin bir para olduğunu, bu paranın her kuruşunda boşa çıkmış bir umudun, gerçekleştirilmemiş bir hayalin olduğunu söylerdim dinleyen olursa.
Bunları dini hiçbir kaygım olmadan söylerdim. Bunun hiçbir ilgisi yoktu. Bu ahlaksal bir çekinceydi.
Peki ama; neden almıştım bileti? Madem o kadar tepkiliydim, neden?
Bilmiyordum… Aniden, düşünmeden…
O sabah, yatağımdan kalktığımda artık nihai kararını vermiş birisini görüyordum aynada. Sabah erkenden avukatla yarım saatlik bir görüşmeden sonra at binmekle birlikte edindiğim bir hobim olan motosikletime atlayıp çıktım yola. Muhteşem, gürültüsüz; ama altımda mırıl mırıl mırlayıp yeri titreten bir motosikletti. Benim için üretilmişti sanki. Susturucu falan yoktu. Öyle tasarlanmıştı alet.
Her neyse, dağa doğru sürdüm motosikletimi. zor zahmet bir uçurumun başına kadar gittim. Onunla birlikte ölüme atlamak için…
İnsanların kırık umutlarının yükünü daha fazla taşımamak için…

Kategoriler
edebiyat Genel

17.11.2017