Kategoriler
edebiyat Genel

13.01.2019

Yabancılaşmış olmak herkesin hissettiği bir şey midir acaba? Belki de; insanlar hissetse bile; hissettiklerini akıllarından geçirmekten korktuklarından, birkaç cesur insanın hissettiği bir şeymiş gibi gelir. Herkes gibi olmak, herkesle birlikte yaşamak, insanlarla kaynaşmak isteyip; bunun şevkiyle içindeki sesi bastırmak daha kolaydır çünkü.
İşte o da öyleydi; ama beni görünce içindeki sesi dinlemek zorunda hissetmişti kendisini. Yani bana öyle söylemişti. Nedenini sorduğumda, bilmediğini söylemişti sadece. Rahatsız bir hali vardı. Bu kadar açık olmayı kendisinden beklememiş olmalıydı. Onu tanıyordum. Birkaç aydır iş arkadaşıydık. İşe yeni başlamıştı. Benim tam zamanlı metin yazarlığı ve buna benzer işler yaptığım reklam ajansında grafiker olarak çalışmaktaydı.
Pek yakın sayılmazdık; ama ikimizin asansörde kalmış olmamız, onun bu kadar açık olmasını sağlamıştı. Biraz tedirgin olduğu söylenebilse de; bunu bir fırsat olarak değerlendirmesiydi kendi kafasında. Doğrusunu isterseniz pek yakınlık göstermemiştim ona ve o da bu düşündüklerini bana söyleyecek ortamı bulamamıştı doğallıkla. Ben oradaki kimseye yakınlık göstermezdim zaten. Kendi halimde takılırdım. İş arkadaşlarım muhtemelen kendini beğenmiş kasıntı herifin teki olduğumu düşünüyorlardı. Öyleydim de belki. Kendimi beğeniyor muydum, emin değildim de; onları beğenmediğim doğruydu. İşimi beğenmiyordum. Aslında işimi değil, reklamını yaptığım ürünleri beğenemiyordum. Sadece o da değildi, ben reklam sektöründen nefret ediyordum. Diğer taraftan, ne yapacağımı da bilemiyordum. Yaratıcı bir şeyler yapmak istiyordum ve kazandıracak tek iş buydu.
İş çıkışında da altı kişilik bir toplulukta vakit geçiriyor, kendimle birlikte sadece onları beğeniyordum. Topluluğun adı Sihirli Tiyatro’ydu, ‘Yalnızca Aptallar İçin…’
Herman Hesse’in Bozkır Kurdu adlı romanındaki yerden esinlenmiştik. İnternette aptalca bir forumda tanımıştık birbirimizi. Sonra ortaklaşa bir yer almış, kapısına paslı bir tabela iliştirip kitaptaki aynı sözcükleri yazmıştık tabelaya. Bina içinde de ne istiyorsak yapmış, kendi katmanlarımızı hep birlikte tanımıştık. Kendilerimizden binlerce yaratmıştık…
Sonra öylesine kaynaşmıştık ki, mitolojik yaratıklarda olduğu gibi, bir yarısı birimizden, diğer yarısı diğerimizden oluşan insanlar/katmanlar yaratmıştık. Bilerek ve isteyerek değil, kendiliğinden…
Galiba, muhteşem altılıya bir yedinci eklenecekti. Asansörde birlikte kaldığım herkes bu kadar açık olamazdı ya… Olabilir miydi?

Kategoriler
edebiyat Genel

01.10.2018

Asansörden indiğimde karşımda bir adam gördüm. Elinde çiçek, omzunda bir keman kutusu, bana doğru yürümekteydi.
Çok, çok yakışıklıydı. Kemanıyla nice ruhları mest ettiği her halinden belliydi. Bir de buna hali tavrı eklenince, yaktığı canların haddi hesabı yoktu muhtemelen.
Oysa ben ondan zerrece etkilenmemiştim. Yüzündeki gülümseme çalışılmış bir gülümsemeydi zira. Bir şarkıyı da hep aynı şekilde çalıyor olmalıydı bana kalırsa. Ruhu olmayan bir adamın nice ruhlar okşaması pek mümkün görünmüyordu bana; ama belli olmazdı bu işler. İnsandı bu. Çiftleşmek için yapılan bir çağrıya kitaplar yazıyor, benzetmelerini onun üzerine kuruyordu. Bir kum tanesine bakarak çölü görüyor, o çölün vahasında yemek yiyor, su içiyor, dinleniyordu.
Ben de insandım. Belki de; bu kemancıdan daha ruhsuz birisine verecektim kalbimi ve onun dünyanın en hassas insanı olduğuna inandıracaktım kendimi.