Kategoriler
edebiyat Genel

02.02.2020

Aşağısında bir şelale olan bir uçurumun kenarından, daracık bir yoldan yürümekteydim. Sırtımda ağır bir çanta, ayağımda özel bir ayakkabı vardı. Bir gezgin falan değildim ama. Bu benim ilk yolculuğumdu. İlke göre, yanımda başka biri olmadığından zor bir aşamadan başlamıştım. Bu şelaleden düşsem cesedimi kimse tanımazdı. Belki de bu risk için gelmiştim buraya. Ne de olsa bana korkak demişti eski sevgilim. Bir erkek gibi davranmıştım ben de. Hemen gaza gelip kendimi burada buluvermiştim. Bir erkeğin içgüdüsüyle davranan bir kadın… Kesinlikle manyaktım ben. Babam olsa gülerdi gerçi. Ağız dolu, o sapsarı dişlerini göstere göstere. Babamın dişlerinin sarısı bana doğal gelirdi oysa. Pis ya da özensiz değil. Belki de onun için bir zamanlar pek fırçalamazdım dişlerimi. Gerçi benim dişlerim pek sararmamıştı onunkiler gibi. Rahmetli anneme çektiğini söylemişti. Onun da dişleri bembeyazmış. Bunun üzerine ben de tıpkı anneminkiler gibi kalsınlar diye dikkatle fırçalamaya devam etmiştim.
Her neyse…
Babam olsa, ‘İşte benim kızım be! Yaaa oğlum! Hani korkaktı benim aslan kızım? Korkak olsaydı Allah’ın şelalesinin dibinde ne arasın yav? Sana bir şey diyeyim mi oğlum! Asıl korkak sensin de haberin yok. Benim kızımla yaşamak o kadar kolay mı sandın be! Erkek ol da; önce kendine bak!’ derdi. Sonra da onu bir güzel kovardı evden. Bizimki de; tıpış tıpış giderdi nereye gidecekse.
Zaten gitmişti de. Sırf bir yılın sonunda onun evinde kalmak istemedim diye, korkak ben olmuştum. Evlenme teklif etseydin ulan! Madem aynı evde yaşamak istiyordun, evlenme teklif etseydin! Gül gibi evi, gül gibi bahçemi, gül gibi parkı, senin saçma sapan, cadde üstü evin için mi bırakacaktım? Evlenme teklif etseydin, sonra da benim evime taşınsaydık işte. Gül gibi evimde senin saçma sapan anılarınla mı baş etseydim ayrıldıktan sonra?
Bilmem kaç ay sonra donunu çorabını koltuğun altında bulsaydım da ağlasa mıydım burnum aka aka?
Yok hocam yok, ben yaşamıştım bunları zaten., bir daha yaşamaya hiç niyetim yoktu.
Bir an aşağı baktım. Bana o acıyı yaşatan pisliği gördüm dalga dalga akıp dökülen suda. Nasıl oluyorsa görüyordum işte. Hem de eti ve de kemiğiyle. O canım upuzun saçları da; resmen savruluyordu şelalenin ortasında. Elinde de beni ağlatan beyaz çorabı vardı. Peşinden attığım o nihai adımdan sonra düşündüm. O çorabın rengi beyaz değildi ki, lacivertti.
Tekrar uyanmadan önceki son düşüncemdi bu. En azından benim hatırladığım…
O şelaleden beni kurtaransa,, benim evime taşınmayı kabul etmişti. Bunu söylemek için peşimden gelirken de; eline mi yapışacak, kurtarıvermişti beni işte sağ olsun.

Kategoriler
edebiyat Genel

22.01.2020

Oyuncaklarımla oynarken; diğer yandan da kulağım onlardaydı. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Alçaktı sesleri, duysam da anlayamıyordum söylediklerini. Babam güldü. Çok güzel gülerdi. Annem de güldü. O daha çok güzel gülerdi. Birbirlerine güldüklerinde daha da güzel olurdu sesleri. Şimdi göremiyordum; ama birbirlerine yüzlerini buruştura buruştura bakarlardı güldüklerinde. Bazen babam annemin burnunu dürterdi. Annem de onun kafasına vururdu. Babam keldi de… ‘Şap’ ederdi annem vurduğunda. Çok yavaş vursa da yine de ses çıkardı. Annem bu işte ustaydı.
Yumuşak bir koltuğun üzerinde bir bebek, onun koltuğunun altında da bir sürü asker vardı. Bir de babamın yerden topladığı tahta parçaları. Ona ben söylemiştim bir kez. O da her gün bir şeyler getirmeye başlamıştı.
Bebek, askerlere koltuğun üzerinden emir veriyordu. Aslında çoğu zaman karıştırmıyordum; ama işte…
Tahtalarla askerlerin siperlerini, yatacak yerlerini falan yapıyordum. Oynuyordum işte.
Annem daha fazla gülmeye başladı. Babam da… Yanıma geldiler. Yüzüme bakarak gülmeye başladılar.
Neden gülüyorlardı? Biraz korkuyordum şimdi. Askerleri yere bıraktım. Onlara baktım. Anlatmıyorlardı bana. Sadece gülmeye devam ediyorlardı.
Sonra annem geldi, kafamı okşadı…
‘Bu evden çıkıyoruz yavrum, eşyalarını toplama.’
Bunu derken yüzü buruşmuştu; ama öyle babama bakarken olduğu gibi değil. Babamın aldığı bisikleti bir çocuğa çaldırdığımda baktığı gibi…
O zaman da bana bir şey dememişti. ‘Çocuğa ahlak öğretmeyen anne-babayı Allah bildiği gibi yapsın!’ demişti.
Babama baktım, onun yüzü koltuktaki bebeğin yüzü gibiydi. Koltuğa otursaydı, askerlere kalın sesiyle emir verseydi… Onlara hiç gülmeseydi. Kel kafasını kaplayan bir miğferi olsaydı. Annem kafasına vuramasaydı…
Ama o zaman kötü bir baba olurdu.

Kategoriler
edebiyat Genel

10.04.2019

‘Bu dünyada bir gurbetçiyiz,’ derdi babam.
Peki neden?
Bunu hiç sormadım; çünkü vereceği cevabı biliyordum.
‘Öteki dünya,’ diyecekti. Hiçbir fikri olmadığı yerin, memleketi olduğunu düşünüyordu.
Yıllardır başka bir ülkedeydik ve doğduğumuz ülkeyi unutmuş gitmiştik. Oralarda ne olup bittiğini dahi merak etmiyorduk artık; ama babam hep oradan bahsediyordu. Yoksulluktan bahsederken bile sanki varsıllığın tepe noktasından bahseder gibiydi hali. Gözleri buğulu, sesi hülyalıydı.
Peki neden geri dönmüyordu? Bunu da biliyordum.
O, bilmemeyi seviyordu.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.03.2019

‘Mahallenin Piçi’ derdi ona herkes mahallede. Tüm -n’ler nazal olarak telaffuz edilirdi. Bir dizi ya da filmde olsaydı hoş olurdu. En azından zararsız kalırdı; ama o her duyuşunda o -N’lerin nazallarının sivri dirsekleriyle böğrüne böğrüne, ciğerine ciğerine kaktırdığını hissederdi.
Göğsü sıkışırdı. ‘Mahallenin Piçi’ tabiri yerine ismi söylenirse böyle devam edeceğine, en azından birisinin onu ismiyle kabulleneceğine olan umudu filizlenirdi. Sonra, aynı kişi dürtüverirdi onu bol nazallı dirsek darbeleriyle.
O bu lakabı almıştı; ama bunun nedeni annesinden kaynaklanmıyordu. Çocukken herkese ‘baba’ dediği içindi tüm bu tantana.
Ne yapsın, yoktu babası. Geriye hiyerogliflere benzeyen yazısıyla onlarca defter dışında hiçbir şey bırakmadan göçüp gitmişti bu dünyadan. Onu böyle piç, böyle sahipsiz bırakmıştı. Bir sürü babasız çocuk vardı bu dünyada. Neden sadece o yapmıştı böyle bir şey? Neden herkese ‘baba’ demişti?
Hadi o yapmıştı bir çocukluk, ne diye hiçbir Allah’ın kulu ona ‘oğul’ dememişti?

Kategoriler
edebiyat Genel

18.02.2019

Sıkıca kapatılmış onlarca kutu. Hepsi farklı, birisi diğeriyle aynı özellikleri taşıyan bir tek kutu dahi yok o küçük dolapta.
Dolap dediysem sadece açık raflardan oluşan bir şey. Kutular yeterince sıkı kapatılmış zaten.
Etrafta nemi alsın diye mangal kömürü parçaları var. ve kutular etiketlenmemiş. İnsan özellikle etiketlenmediğini düşünüyor. Gizliliği sağlamak ya da bir tür kendisine yapılan gösteriş veya… kendini sınama güdüsü.
Kutuların önüne geldiğinde ‘bakalım hangi kutunun içinde?’ diye soracak birisi var içinde. Birisi de; duraksayıp mahçupça kutulara bakacak. Diğer biri çıkacak ve içlerinden birini gösterecek. Oysa etiketli olsa yalnız kalacak. Bakan da aynı olacak, açan da; koklayan da…
Bu kutuların içeriğini öğrenen herkes, onun sapık olduğunu düşünecek. Varsın düşünsünler. Düşünsünler bakalım. Hüzünlü, yalnız ve… ve… ve… neyse, onu birazdan söylerim, birisi olduğunu düşüneceklerine, sapık olduğunu düşünsünler.


O sımsıkı kapalı kutuların kapaklarının hepsi açık artık. Yeni açtı. Cam da açık… Güneş ışığı ve hava, kutuların içindekileri hiç olmadıkları kadar canlandırırken bir an sonra tüketecek. Öldürecek onları…
Anıları…
Bir kutuyu alıp burnuna götürüyor. Kutunun içinde bir saatin deri kordonunun küçük bir parçası var… Mis gibi tıraş losyonu kokuyor. Babasının kokusu…
Çoktan ölmüş olan babasının…
Ve… Kokladığı an, güneş ışığı solan kokuyu geri getirdi tüm canlılığıyla ve sonra… Hop… Artık sadece bir kokunun hayaletinin içinden geçiriverdi burnunu… Yokluğun soğuk duşu…
Kutuyu yerine bırakıyor. Sonra kapatacak mezarı.
Bir kutu daha…
Bu kez annesinin beyaz bir kıyafeti…
Öğretmeninin kendi kokusu sinmiş bir kitabı, arkadaşının kalemi, ahşap kokuyu emiverir hemen… Arkadaşı severdi yazmayı. Saçma sapan şeyler yazardı ama…
İlk sevgilisinin, hala sevmekte olduğunu onu koklarken anladığı sevgilisinin tokası…
Dedesinin sigara tabakası…
Oğlunun ilk kusmuk kokusunu barındıran, ne olduğunu çoktan unuttuğu bir kumaş parçası.
O bile öldü…
Kendi oğlunu gömdü.
Diyorum ya, tamamen yanlış bir yalnızlık onunkisi. İşte şimdi bu yanlışlığı düzeltecek.
Önce onların hapsettiği parçalarını serbest bıraktı havaya. Teker teker selamlayarak…
Sonra da…