Kategoriler
edebiyat Genel

01.02.2020

Hava, güneşin mayaladığı ekmek gibi kokuyordu. Kış ortasında böyle bir hava… Olacak iş değildi. Bu duruma şükredip üzerime hiçbir şey almadan apar topar çıktım evden. Mayalanan görünmez ekmekten ben de birkaç nefes çekmeliydim değil mi?
Planım yoktu. Biraz ıssız olan bir yoldan yürümek, ekmeği pek az şeyle paylaşmayı arzuluyordum. Egzoz kokuları bölmesin istiyordum burnumla aldığım lokmalarımı.
Yaşlı bir adamın bir bankında yapayalnız oturduğu, küçük bir parka benzer bir yere götürmüştü beni plansız ayaklarım. Adam, öylece oturuyordu. Üzerinde rengi belli olmayan bir pardösü vardı. Kendisine özen göstermekten vazgeçmiş, ya da kuvvetten düştüğü için kendisine yeterince özen gösteremeyen, ona özen gösterecek kimsesi olmayan, ya da yanında birileri olsa da; asgari derecede ihtiyacını görecek kadar önem verebilen insanlar bulunan biriydi.
Adamın yanından geçip gitmek istedim. Normal şartlarda yaşlılarla, aslında genel olarak insanlarla konuşmayı severdim; ama bu defalığına hiç kimseyle hiçbir şey yapmak istememiştim.
Yine de; adamın olduğu tarafa bakmak zorunda hissettim. Gözlerimle selamlamalı, onu gördüğümü, önemsediğimi belirtmeliydim. Oysa gözleri kapalıydı. Bir külçe gibi, ölü gibi yığılmıştı banka. Yoksa! Ölmüş olabilir miydi?
Yanına varıp seslendim. Duymamıştı. Eğildim, soluğu duyulmuyordu. Bileğinden nabzına baktım, yoktu. Bileği soğuktu. Adamcağız ölmüştü.
Ambulansı aramalıydım. Ne olur ne olmazdı. Belki de ölmemişti, kurtarılabilirdi. Ambulansı arayıp gelmelerini bekledim.
Bir yandan da ekmeği solumaya devam etmekteydim.

Kategoriler
edebiyat Genel

18.03.2019

‘Nedensiz bir mutsuzluk var içimde. Bir tür yorgunluk… Ümit yorgunluğu diyebilirim. Ümit etmekten mi; yoksa edememekten mi yorulduğumuysa söyleyemem; çünkü bilmiyorum.
Yorgunum bugün. Muhtemelen yarın da böyle olacak. Sadece daha az hissedebilme ihtimali var. Duyarsızlaşma gibi bir şey. Sadece mutlu olduğumda, mutlulukla ruh halim değiştiğinde hissedebiliyorum bu yorgunluğu; çünkü duyarsızlaşmadan çıkmış oluyor ruhum bir anlığına. Tekrar hissedebiliyorum, mutluluğu hissediyorum; ama kısa sürüyor tabii.
Belki bir gün…
O gün kısa sürmeyecek mutluluğum belki. Umut edebiliyor olacağım; ya da bundan, umut etmekten vazgeçmiş olacağım.
Belki de; mutsuzluğumu, yorgunluğumu bir insana söylediğimde, onun beni rahatlatabildiğinde geçecek her şey. Sözleriyle değil belki. Sadece varlığıyla…
Ya da tek başınalığın huzuruna kendimi tam olarak kaptırabildiğimde…
Korkarım ki, çok büyük ihtimalle hiç geçmeyecek…’
Bunları düşünüyordu genç adam taş bir bankta oturmuş etrafına bakarken. Zaten hep böyle şeyler düşünürdü kendi kendisine. Konuşur gibi düşünürdü. Tirat söyler gibi konuşurdu zihniyle.
Derken yaşlı bir kadın gelip yanına oturdu. Ağır kokuyordu kadın. Sidik ve kirli çamaşır… Kadının kokusu rahatsız ettiğinden yerinden kalkıp yürüdü.
Keşke biraz bekleyip; kadını kırmadan kalkabilseydi. Böylece kadının üzerine o tanıdık hüznü bir gülle gibi fırlatmamış olurdu.
Hep böyle mi olurdu?
Üzülen üzer miydi hep?

Kategoriler
edebiyat Genel

04.02.2018

Bir taşla iki kuş vurmak…
Bu deyim her söylendiğinde, bir tasla iki kişi doyurmak, olarak çeviriveririm içimden. Rahmetli dedem öyle yapardı. Ağzından hiç kötü laf çıkmamıştı. ‘Ağzınızdaki tükürüğe bile dikkat edin,’ derdi hep. Kızdığında bile öyle bir kızardı ki… İnsanı suçluluğa sürüklemeden kendi doğrusuna doğru sürerdi. Altınıza tekerlekli bir kızak çekerdi ve bir de bakardınız ki istediği, size anlatmak istediği yerdesiniz. Baktınız onunla aynı fikirde değilsiniz, o zaman gerçek düşüncelerinizi söylemeniz için altınızdaki tekerlekli şeyin kumandasını size verirdi ve siz, rahatlıkla gitmek istediğiniz yere, kendi doğrunuza doğru giderdiniz. Sonra da o alırdı kumandayı…
Bir de bakmışsınız hiç tartışmamışsınız bile. Sadece iyi vakit geçirmişsiniz, yarenlik etmişsiniz. Tabiri caizse oynamışsınız.
İşte öyle bir adamdı dedem. Seksen sekizini devirmişti öldüğünde; ama bir tay kadar dinçti. Zaten kalbi kırıldığı için ölmüştü. Gerçi belki de öleceği vardı; ama… Bana sorarsanız ölmesinin nedeni kalbinin kırılmış olmasıydı.
Hem de bir genç yüzünden. Her zaman gittiği parkın, her zaman oturduğu bankındaki bir genç…
Anlattığına göre, dedem bankın yanına gittiğinde genci bankta oturup sigara içerken bulmuş. Sigaradan nefret etmesine rağmen banka oturmuş. Alışkanlıklarına çok bağlıydı çünkü. Özellikle o yaşında…
Her neyse… Genç dedeme sert bir tavırla başka bir banka gitmesini söylemiş. Dedem her zamanki müşfik tavrıyla davranmış; ama genç dedemi itmiş. İtmiş yahu…
Dedem yere düşmüş. Kalkmış kalkmasına da; bankından ayrılamamış. Ayrılamamış işte! O genç gidene kadar beklemiş. Genç de dedemin inadına kalkmamış banktan. Dedem akşamüstü saat altıya, yani eve gelmek için kalkması gereken saate kadar öylece bankın yanında yöresinde dikilmiş…
O günden sonra bir daha dışarıya çıkmadı dedem… Zaten hasta olmuştu. Hayatında ikinci kere yataklara düşüyordu. İlki hanımının ölümündeydi… İkincisi de şimdi… Ölmeden önce.
Bir aya kalmadan da öldü zaten. Son nefesini vermeden önceki anda kendi deyimiyle Zahmet vermeden…
Dedemin öldüğünü sindirdikten, yasımı tuttuktan ve bunu anlattıktan sonra düşündüm. Yani tam şimdi düşünüyorum aslında…
Dedem bize her şeyi anlatmıştı; ama o gencin cinsiyeti hakkında hiçbir şey söylememişti…

Kategoriler
edebiyat Genel

13.12.2017

Uzun zamandır bu kadar güzel bir çay içmemiştim.
Yaptığım uzun yürüyüşlerden biriydi. Çok yorulmuştum. Yürümekten değil, düşünmekten…
Bir banka yakın seyyar bir çaycı görünce yanına gitmiştim. Plastik ya da kağıt bardaklardan içmeyi sevmesem de canım çok istemişti bir bardak çay. Hem yorgunluk giderirdi, hem de kafa dağıtır, rahatlatırdı.
Arabaya yaklaştığımda, kırk-kırk beş yaşlarında, iyi giyimli bir adamı gördüm semaverinin başında. Bardaklar da kağıt ya da plastik değil, yenilebilir bardaklardı. Arabanın bir kenarında yazılan açıklamaya göre, tatlı ya da tuzlu seçenekleri vardı ve yarım saat çayı içinde tutabiliyor, yaklaşık yarım saat sonra da yumuşamaya başlıyordu.
Ağzım açık kağıda ve bardaklara bakakalmıştım. Bir çay bardağını kalıp olarak kullanıyor olmalıydı. Bardaklar ince belliydi.
Yenebilir, ince belli çay bardakları… Hem de yol ortasında bir bankın dibindeki bir arabada…
Yurt dışında bazı pastahanelerde olduğunu duymuştum; ama böyle bir yerde olacağını hayal bile etmemiştim.
Bu adam böylesine bir özeni neden gösteriyor olabilirdi ki? Burada kim böyle bir şeyin kıymetini bilirdi?
Adamın dikkatini çekip bir çay istedim. Altı liraydı. O kadar pahalı sayılmazdı. Böyle bir çaya göre ucuzdu bile.
Ücretimi verip çayı alarak arabayı izleyebileceğim bir yere oturdum.
Çaydan bir yudum aldığımda, çarpıldım. Kelimenin tam anlamıyla çarpıldım…
O kadar güzel bir çaydı ki, sanki bir yerden salgılanmıştı, yapılmamış, karıştırılmamış, demlenmemişti. Zaten öyleydi. Su, doğuştan çaydı sanki.
Çayımdan aldığım iki yudum süresince üç-dört kişi çay almıştı bile. Demek ki adam böyle bir yerde iş yapabiliyordu.
Gösterilen özenin yeri zamanı yoktu. Kalite her yerde kaliteydi demek ki.
Yeter ki bir insan bir işi iyi yapmak istemesin, iyi iş her yerde anlaşılıyordu şekil A’da görüldüğü gibi.
Çayımı bitirdikten sonra kalktım. Arabanın yanından geçerken; bu bahanesi olmayan, mütevazı adama gülümsedim. Tüm gülümseme kabiliyetimi kullanarak…

Kategoriler
edebiyat Genel

01.12.2017