Kategoriler
edebiyat Genel

23.08.2019

“Gel bakalım, sana bir şey söyleyeceğim.”
“Buyrun?”
“Şu adamı görüyor musun?”
“…”
“Ona şu belleği vermeni istiyorum senden.”
“Neden siz vermiyorsunuz?”
“Şu parayı da sen al, kendine bir şeyler alırsın.”
“Tamam…”


Bir çocuğun bana verdiği küçücük bir bellekten sonra değişmişti hayatım. Aralarında geçen diyalog da aşağı yukarı böyle bir şey olmalıydı. Çocuk mantığını kim bilir kaç kuruşa satıp; bana para üstü verirmişçesine uzatmıştı. Gayri ihtiyari almıştım elindekini. Belleği gördüğümde şaşırmıştım. Bunun nereden çıktığını çocuğa soracakken uzaklaştığını görmüş, arkasından gitmemiştim. Sonra da merakıma yenilemeyip; bir internet kafeye gidip belleğe bakmıştım. Sadece bir metin belgesi vardı bellekte. Dosyada, çıktısını almaya bile değmeyen bir cümle yazılıydı. Bir yüklemden ibaret, öznesi gizli bir cümle…
“Gel” Bir noktalama işareti bile yoktu. Her cümle bir noktayla biterdi onlar için çünkü. Bunu yazıya dökmeye özellikle gerek duymazlardı. Kibirliydiler ve bunun için sebepleri vardı.
Gittim…
Artık içlerinden birisiydim. Zaten içlerinden birisiydim ve bunun geçerli hiçbir nedeni yoktu. Pişman bile değildim. Mecburiyet söz konusu olduğunda pişmanlığın hükmüğ olmazdı. Onlardan birisi olmaya mecburdum; çünkü bana vadedilen şeye ihtiyacım vardı. Mutluluğa, özgürlüğe ve bunların sonsuza kadar devam etmesine…

Kategoriler
edebiyat Genel

25.03.2018

Sonsuz bir arayışın arayıcısıydı. Arayışın arayıcısı. Kalemin yazıcısı der gibi. Ya da kağıdın yazıcısı… Evet evet, bu daha doğru bir tabirdi.
Sonsuz bir arayışın arayıcısı olmak, hem zevkliydi; hem de umut kırıcı. Zevkliydi; çünkü her zaman aranacak bir şey vardı. Dolayısıyla heyecan bitmiyordu. Ne var ki, aranacak şey hiçbir zaman bulunamıyordu. Dahası, bulunamayacaktı. İşte bu da umut kırıcı tarafını oluşturuyordu.
Ne arıyordu? Nasıl arıyordu?
Ne aradığını bilmiyordu. Sadece aranacak bir şeyi arıyordu. Ne arıyordu? Aranacak bir şey…
Nasıl arıyordu? Bir şey kaybedenlerin yanına gidiyor, onlarla birlikte arıyordu bazen. Bazen de sadece boş boş dolaşıyordu. Bir kere gözlüğünü arayan bir adamın gözlüğünün gözünde olduğunu görmesine rağmen gözlüğü onunla harıl harıl aramıştı mesela. Adam bu durumu fark edince de oradan ayrılmıştı. İşi bitmişti. Aranan bulunmuştu; ama bulan o olmamıştı. Yani aranan şey bulunsa da önemli değildi. Onun tek amacı aramaktı.
Bir gün, yerde bir kolye buldu. Dijital bir usb belleğin asılı olduğu, her nedense gümüş zinciri olan bir kolye. Oysa kolyenin ucundaki bellek her yerde bulunabilecek türde bir şeydi. Belleği bir bilgisayara taktı ve içindeki text dosyasını açtı. Tek dosya buydu zaten. Rakam ve harflerin rastgele bir şekilde olduğunu tahmin ettiği bir ismi vardı dosyanın. Virüs olacağını zannetmiyordu; çünkü otuz iki kilobaytlık bir dosyaydı.
Dosyayı okuduktan sonra bir daha aramadı; çünkü dosyada ‘Buldun!’ yazılıydı. Neyi aradığını bilmediği gibi; neyi bulduğunu da bilmemekteydi. Bu, gayet adildi.