Kategoriler
edebiyat Genel

03.03.2018

Bir dernekte oturmuş çay içiyordu. Aslında bu derneğe üye değildi; ama gelir kaynağı olsun diye ucuz çayı olduğu için geliyordu oraya. Bir de bedava gazeteye istediği gibi bakabilme imkanı bulunduğundan. İş ilanlarına bakması gerekiyordu çünkü. İşsizdi ve bundan ziyadesiyle hoşnutsuzdu. Hayatında ilk defa işsiz kalmıştı ve bu durum, sudan çıkmış balığa dönmesi için yetmişti. Oysa bir işi varken ne kadar da kendinden emindi! On altı yıldır o işte çalışıyordu. Bir çaycı olarak… Pek vasıflı biri değildi; ama bir çaycı olsa da; oranın kralı oydu. Dedikoduları o bilir, kime neyi yaptıracağını, kime ne için ne kadar rüşvet verilebileceğini, kimi nasıl ikna edebileceğini, kimin neden canı sıkkın olduğunu… hep o bilirdi ve en önemlisi, herkes bunları sadece ondan öğrenebileceğini çok iyi bilirdi.
Attığı yanlış bir adım, tüm bu krallığından etmişti onu. Yanlış birisine güvenmek…
Şimdiyse tacından olmuş bir kral kadar bile değeri yoktu kimsenin gözünde. Vasıfsız bir işsizdi o kadar.
Gazetelerdeki ilanlara başvurduğunda, hep aynı yanıtı almaktan bıkmıştı. ‘Bu iş için yeterli vasfınız yok…’ Bir çaycı olarak bile başvuramıyordu. Almıyorlardı onu işe işte. Deneyimi dahi önemsenmiyordu; çünkü anadili dışında bir dil bilmiyordu.
O gün, gazetedeki iş ilanlarının en sonunda ‘Herhangi bir vasıf aranmaz… Sadece güvenmeyi bilen birisi aranıyor. İşe girmek için, bunu ölçecek olan bir sınavı geçmesi yeterlidir.’ yazan bir ilan gördü. İlanda yazan adresi not alıp hiç vakit geçirmeden yıkık dökük bir bina olan mekana gitti. Sınav için başvuracaktı. Güvenmeyi bilip bilmediğini bile düşünmemişti. Sınavı geçerse işe girecekti. Bunun düşünülecek bir tarafı yoktu ki.
Binanın kapısında yüzünde siyah bir maske olan, vücut hatları belli olmayan, sesi elektronik bir araçla değiştirilmiş, cinsiyeti bile belli olmayan birisi karşılamıştı onu. İçeri buyur etti ve bir soyunma kabini gibi bir yeri gösterdi. ‘Bu kabine girin ve aynadaki yönergeleri uygulayın. Sınavı kazanıp kazanmadığınızı en yakın zamanda öğreneceksiniz,’ dedi. Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı dahi yoktu.
Olsa ne olacaktı ki. Duygusuz insanlar, daha doğrusu duygusunu göstermeyen insanlar ona çok daha fazla güven verirdi. Oysa çoğu insan için tam tersi geçerliydi.
Kabine girdi. Aynada fosforlu kalemle: ‘Askıda duran kından bıçağı çıkarın ve bıçağı boğazınıza, tam çenenizin altına saplayın… Bize güvenin, ölmeyeceksiniz. Üstelik bıçağı sapladığınız an sizin istediğiniz bir maaşla işe başlayacaksınız,’ yazılıydı.
Antik görünüşlü, deri bir kından tıpkı kındaki desenlere benzeyen ahşap bir kabzası olan çok keskin görünüşlü bir bıçak çıkardı.
Düşünmedi bile. Bıçağı, tam olarak yazıda geçtiği gibi, çenesinin altına sapladı.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.12.2017

‘Kadere inanır mısınız,’ diye sormuştu bir kız çocuğu beni durdurup. ‘Umursamıyorum,’ demiştim bir an bile düşünmeden. ‘İnanıp inanmamak değil mesele. Umursayıp umursamamak.’ Çocuk arkasındaki bıçağı göstererek: ‘Evet ya da hayır deseydiniz sizi bıçaklayacaktım,’ dedi ve o anda dost oluverdik.
On iki yaşındaydı söylediğine göre. Bana yüz yirmi yaşındaymış gibi gelirdi sarf ettiği her cümlede.
Sokaklarda yaşamasına rağmen kılına bile zarar gelmeyen nadir insanlardan birisiydi. belki de tek insandı. Her şeyden sıyrılmasını bilen biriydi; çünkü akıllıydı.
O günden aylar sonra, neden beni öyle durdurduğunu sormuştum. ‘Umursamadığınızı anlamıştım. Tıpkı benim gibi olduğunuza dair bir şeyler vardı halinizde,’ dedi. Onun gibi olamazdım. Ne onun gibi feleğin çemberinden geçmiştim; ne de onun kadar her şeyin farkında olmayı ve bunu umursamamayı becerebilecek enginlikte bir anlayışa sahip olabilirdim.
Yerleşik bir hayatım vardı benim. Bir karım, iki çocuğum. Üçüncüsü de yoldaydı. Karımı ve çocuklarımı çok seviyordum. Onun kadar yalnız da değildim yani.
Yine de; içimdeki bir parça onun gibiydi. Fark ettiği parçam çekmişti onu. Konuşmadan anlaşacak iki dost olmuştuk. Çocuklarım ve karım ondan nefret etmezlerdi. Bize geldiğinde her zaman bir kap yemeği hazırdı. Yatacak yeri de. Her ne kadar hiç yatmamış olsa da; ama hazırdı işte. Çocuklar her zaman günlerini anlatırlardı ona. Karım hiç kimseden yardım istemezdi; ama onunla birlikte sofra hazırlamayı, bulaşık falan yıkamayı severdi.
Tüm bunlara rağmen; çocuklarım ve karım için o tuhaf biriydi. Bunu hiç dillendirmeseler de; onunla olan dostluğumuz tuhaftı onlar için.
Bir gece, bizde kalmak için geldi. Sabah uyandığımda görmüştüm karımla iki çocuğumun ölü bedenlerini. Bana saplayacağı bıçakla öldürmüştü onları.
‘Şimdi de kaderi umursamıyor musun,’ diye sordu. Yatakta karnı iyice şişmiş karım ve çocuklar yan yana yatırılmıştı. Ben de odanın kapısında onlara bakmaktaydım. O, tam arkamdaydı. Muhtemelen elinde bıçak vardı. Arkamı dönmeye gerek duymadım.
‘Hala aynı…’ dedim. Beni bıçaklayacağını, belki sonra kendisine hem de tam karnından bıçağı saplayacağını bile bile… çünkü doğruydu. Hala umursamıyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

09.12.2017

Eski, boynuz saplı bir bıçağı vardı. Tek zenginliğiydi. Kendi elleriyle yapmıştı gerçi; ama çeliği bulmak için çok zaman harcamıştı. Bulduğu yere onu satın almak için bir servet ödemişti. Boynuzu kendisi en başından tonlarca işlemden geçirerek bir bıçak kabzası haline getirmişti.
Bu bıçağın çeliğine çok emek vermişti ve dillere destan bir dayanıklılığı ve kesiciliği olmuştu. Kuru odunu bile bu bıçakla kesse bıçağın kılına zarar gelmezdi. Doğa dışı bir bıçak gibiydi. Belki de gerçekten öyleydi… Çeliğe su verirken yaşlı bir adam gelmiş, bu bıçağıyla canlı bir şeyin hayatına son vermemesi koşuluyla her şeyi kesebileceğini söylemişti. Bıçağın çeliğini sımsıcak haliyle sıvazlamıştı şaşkın bakışları altında. Bir tek parmak izi dışında hiçbir şey kalmamıştı bıçakta. Adamın elinin üzerindeki tüyler bile yanmamıştı üstelik.
Böylece adamın söylediğini yapmış, canlı bir otu dahi kesmemişti bu bıçakla. Öyle ki, bıçağın her hareketini kontrol etti keserken.
Bir akşam, bir balığı temizlerken balığın karnında bir sürü yumurtanın olduğunu fark etti. Düşünmeden onları keserken bıçak aniden köreliverdi.
İşte o zaman düşünebildi, her yumurtanın potansiyel bir canlının tohumu, dolayısıyla canlı olduğunu.