Kategoriler
edebiyat Genel

24.09.2019

Metalik griye boyanmış bir apartmanın bodrumundaydı stüdyosu. Genelde büro ya da muayenehane olarak kullanılan dairelerin yer aldığı bir binaydı burası. Giriş katında da bir kafe bulunuyordu.
O da davul çalıyordu bu stüdyoda. Satın almıştı burayı. Orada burada çaldıklarından arttırarak…
Aslında bir stüdyoya o kadar çok ihtiyacı yoktu. Zaten her boş saati davul çalarak geçiyordu. Kurs falan da vermiyordu. Kiralasa da olurdu; ama bir baterinin her saat erişilebilir olması gerekiyordu onun için. Zaten evi falan da yoktu; çünkü stüdyoda uyumak durumundaydı. Yani burası onun her şeyiydi. Burada uyumak zorundaydı; zira davul çalmadan mümkünatı yok uyuyamazdı. Bu düşünüldüğünde burayı satın alması çok da gereksiz sayılmazdı.
Yıllar boyunca uykusuzluk çekmişti. Rastlantı sonucu ancak davul çaldıktan sonra uyuduğunu keşfettiğinde davulda çok çabuk ustalaşmış, hatırı sayılır davulculardan biri oluvermişti.
Davul setinin her elemanını ustalıkla kullanırdı; ama hi-hat ile yaptığı tam bir şölendi dinleyen için. Adeta her sesi çıkarabilirdi bir hi-hatten. Zaten onu uyutan hi-hat sesiydi. Onun için bir elektronik davulu hiçbir suretle eline almamıştı. Davulu bir orkestranın, bir müzik parçasının bir elemanı olduğu için değil, çıkarttabildiği sesler için çalardı. Zaten onun için çalmayı en çok sevdiği yer solo kısımlardı. Kendisini beğenmiş biri olduğundan ya da becerisini gösterme arzusunda bulunduğundan değil… Ancak o zaman kendisinden geçebilecek kadar mutlu olabildiğinden…
Bir gün bir kafeye çağırdılar onu. Gittiğinde sahne kenarındaki elektrodavulu gördüğünde şaşırdı. Her defasında bu soruyu sorduğu gibi bu kez de sormuş, ancak “akustik davul” cevabını aldıktan sonra işi kabul etmişti. Şimdi de insanlar sözleşmeyi hatırlatıyor, bir türlü bırakmıyorlardı peşini. Evet, saçma sapan bir sözleşme imzalatmışlardı ona bir gün için. Bilerek mi yapmışlardı? Bilinçli olarak mı zor durumda bırakmışlardı onu?
O gün, hiç yapmadığı şeyi yapıp binbir güçlüklerle bitirmişti geceyi. Evine geldikten sonra uyuyamamıştı. Tamm iki buçuk saat davul çalsa da bir türlü uyku tutmamıştı. Tutmayacaktı…
Bir daha asla davul onu uyutamayacaktı.

Kategoriler
edebiyat Genel

24.09.2018

Ayaklarımı yere deli gibi sürtsem de çıkmıyordu. Çürümüş çiçek artıkları çıkmıyordu!
Bir çiçekçiydim ve insanların aşklarını, sözde aşklarını, arttırmak için, binlerce bitkiyi öldürüyor, sonra da leşleriyle uğraşıyordum.
Bir de vejeteryandım. Ne yaparsam bitkilere yapıyordum yani. Sonra da mutlu oluyordum; çünkü mutlu ediyordum hesabımca.
Bir dükkanım vardı. Binanın her yerini çiçekler kaplamıştı. Öleceğini bilen çiçekler, yaşatılacağını uman; ama sonunda ihmalkarlıktan ölmeye gidecek olan, bazen de gerçekten yaşatılan çiçekler…

Kategoriler
edebiyat Genel

10.09.2018

Sırça bir köşkün nasıl olacağını merak ederdim eskiden. Şimdilerde her şey sırçadan artık. Harıl harıl çalışılan binalar sırçadan, telefon kulübeleri, otobüs durakları… sırçadan. Artık ‘sırça köşk’ diyecek olsan önce anlamayıp; sırçanın cam demek olduğunu söylediğinde gülüyorlar sana.
Bahçesinde türlü çeşit bitki ve hayvanlar yetiştireceğim bir köşk olurdu bu köşk hayalimde. Kendim bile görmeyip merak ettiğim bitkileri bu hayalde, bu köşkün bahçesinde görme fırsatım olurdu. Adamotunu, kuzukulağını, etobur bitkiyi…
Kızılderililer gibi makosenlerle ekip biçerdim toprağı. Kitabımı öyle okur, yazımı öyle yazar, voltamı öyle atardım. Bazen de; tıpkı bir Kızılderili gibi kulağımı toprağa dayar, geçenin hangi araba olduğunu anlamaya çalışırdım. ya da Yakındaki yayanın cinsiyet ve yaşını tahmin etmeye…
O gün de; bu hayaller içinde kaybolmuşken, yaşlı bir adam tıklatmıştı odamın kapısını. Bir kurumda sipariş girmekle ilgileniyordum ve sipariş mipariş çıkmamıştı henüz.
Adam önce beni selamladıktan sonra; sırça masamın üzerine, bir kurşun kaleme benzeyen; ama daha canlı ve ince bir izlenim veren çizgiler çizebilen bir kalemle, tıpkı benim hayallerimdeki evi çizmeye başlamıştı.
Çizim bittiğinde, evin içinde, kağıdın iki boyutunda idim.
İşte böyle yapıyordu yaşlı adam, kelebek koleksiyonu yaparcasına hayalperestleri ve onların hayallerini topluyordu.

Kategoriler
edebiyat Genel

26.12.2017

Yüksek tavanlı binalardan oldum olası hazzetmezdim. Kendimi küçücük hissettirirdi bana. Sanki ne olursa olsun küçücük bir detay olarak kalacaktı. O binalarda yaşanan hiçbir şeyin önemi yoktu. Önemli olan tek şey varlıklarını devam ettirmekti o binalar için. İnsanlar binalar için vardı sanki.
İşte çalışmaya başladığım işin yüksek bir binada olması onun için canımı sıkmıştı. Kendimi güvende hissetmeyeceğim bir yerde işe başlamak… Hem de bu ilk işim olacaktı.
Bir iş yerinin oluşturmak mecburiyetinde kaldığı kreşte çalışacacaktım. Çiçeği burnunda bir anaokul öğretmeniydim. Çocukları çok sevdiğimden işimi de seviyordum. Kreşteki çocukların yaş ortalaması çok farklı olduğundan kendimi parçalara bölmem gerekiyordu. Hepsine hitap etmeliydim. Rahatlıkla yapabiliyordum bunu; ama bir çocuk vardı ki, işimi epey zorlaştırıyordu. Hiç susmamacasına ağlıyordu. Karnını doyurmuştum, altı temizdi, gazını çıkarmıştım…
Pencereden, yağan yağmura bakıyor; ağlıyor, ağlıyordu. Sekiz aylıktı daha. Neden ağladığını anlayamıyordum. Bir an, ansızın sustu. Bu kez de neden sustuğunu anlayamamıştım; ama önemi yoktu. Susmuştu ve derin bir uykuya dalmıştı susar susmaz.
Onu beşiğe yatırırken gözüm pencereye ilişti. Güneş açmıştı…
Aklıma saçma sapan bir şey geldi pencereye baktığım an. Acaba bu bebek doğa olaylarına göre mi ağlayıp susuyordu? Evet, olabilirdi. Yağmur yağdığında ağlamış, güneş açtığında susmuştu. Sonra güldüm kendi kendime. İşte biz insanlar… Her şeyi mantığa bürümek zorundaydık. Çocuktu işte, canı istediğinde ağlar, canı istediğinde susardı.


Ertesi gün hava günlük güneşlikti. Çocuk mızıldanmamıştı bile.
Ondan sonraki gün havada sis vardı. Bebek huysuzdu. Ağlamıyordu; ama her an ağlayacak gibiydi.
Ve yağmur…
Hava öyle bir yağdı, bebek öyle bir ağladı ki, artık kurduğum bu hava-bebek orantısının doğru orantılı olduğuna kesinlikle emindim.
Ondan sonra pencerelerin olduğu yere sahte güneş görüntüsü yapıştırmayı, kreşin ışıklandırmasını günlük güneşlik bir havaya benzetmeyi denedim.
İşe yaramıştı… Bebek bir daha hiç ağlamamıştı…