Kategoriler
edebiyat Genel

09.07.2018

Dişleri fırçalamamaktan değil, gülmemekten sararmıştı. Tertemizdi çünkü. Sigara falan içmezdi. Çayı bile kırk yılda bir, dost sohbetinde ya da ailesiyle içerdi. İçki falan zaten içmezdi. En çok su içerdi. Yeşillik ve balıktan başka bir şey de yediği vaki değildi. Örnek bir hayat yaşardı; lakin gülmezdi. Mutlu olmazdı ya da üzülmezdi. Yaşardı işte. Ölçüyle yaşardı. Bir ölçek uyku, iki ölçek besin, iki buçuk ölçek hareket, üç ölçek iş…
Yarım ölçek de dost sohbeti işte…
Hayatı bunlardan ibaretti ve kazayla başka bir şey girerse her şeyi hesapladığı beheri kesin alarm verirdi.
Peki böyle bir insanın nasıl olurdu da dostları olurdu? Bu insanlar gerçek dost muydu?
Bu insanlar, ondaki ölçülülüğün taliplilerinden ibaretti aslını sorarsanız. O, dostları olduğu zannıyla teselli bulurken; dostları olduğunu sandığı insanlar da; onunla dost olarak kendilerinin de o kadar ölçülü oldukları yalanına kanmaya çoktan hazır zavallılardı. Hani ‘söyle bana arkadaşını, sana kim olduğunu söyleyeyim’ sözünün doğru olduğuna inanıp da birkaç doğru dürüst insanı yanında taşıyan türden olanlar…
Neden gülmezdi, neden ağlamazdı?
Neden bu kadar meraklıydı ölçülülüğe?
Ölçüsüzlükten korktuğundan mı; yoksa çok daha başka bir şeyden mi?
Tabii ki çok çok daha farklı bir şeydendi bu hali.
Kendisini bir rüyada, gördüğü rüyaya göre sınanacağını sandığı bir rüyada zannettiği içindi. Böyle olsa ne yazardı ki? Ne fark ederdi? Bir sürü insan rüyasında uçtuğunu görmez miydi?

Kategoriler
edebiyat Genel

13.06.2018

Bir şeylere başlamak zordur. hele ilk adımı atmak…
Korkudan dolayı oluşan o ölü toprağı ayaklarına dolanır. Korkarsın ve bahaneler bulursun. Bu da tembelliği getirir. O da ölü toprağını oluşturan taneleri…
İşte tam öyle bir dönümündeydim hayatımın.
Bir dükkan açmıştım. Hayatımda ilk defa bir dükkan işletecektim. Ne var ki ayaklarım geri geri gidiyordu.
Bir aktar dükkanına sahiptim bundan böyle. Mis gibi kokular arasında olacaktım ve kendime çalıştığımı, bunun bir iş olduğunu, insanlara verdiğim her şeyden sonra ücretini almak zorunda olduğumu hatırlatıp durmam gerekecekti.
Fatura kesmeli, vergi ödemeli, hesabıma kitabıma dikkat etmeliydim.
Diğer şeyler hep yaptıklarımdan ibaretti zaten. Bitkilerin yarar ve zararları konusunda araştırma yapmalı, onları insanlara anlayabilecekleri dilden sabırla anlatmalıydım. Yaşlılara öncelik vermeliydim. Malımı iyi dağıtımcı ve şirketlerden almalıydım elbette.
Sakin olmalıydım. Komşularımla iyi anlaşmalı, esnafların oluşturduğu çevreyi hızlı tanımalı, dedikoduya malzeme olmayıp dedikodu yapmamalıydım.

Böyle demek, bunları sıralamak kolaydı da; korkuyordum işte. Sıkıntımın bilmediğim bir yerden gelmesinden ürküyordum. Hırsızlıktan, dükkanın doğru yerde açılmamış olmasından, yanlış bir hesaptan…
Korkuyor ha korkuyordum.


İlk gün, tam on kiloluk karışık kuru yemiş satılmış, kitapçı dükkanı olan bir komşumla karşılıklı birbirimizden etkilendiğimizi hissetmiş, sırnaşık bir dilenciyi geri çevirip onun bedduasını almış, bakkalla samimi olacak bir dostluğa başlamış, çaycıyla birbirimizden hazzetmeyeceğimizin karşılıklı idrakine varmamıza rağmen birbirimizle muhatap olacağımızın bilinciyle bunun pek üzerinde durmamış, kırtasiye dükkanının sahibinin oğlunun meraklı didiklemelerinden baharatlarımı zor kurtarmış ve daha pek çok şey yapmıştım. Bir de bakmıştım ki, korkum yerini bambaşka şeylere bırakmış. Aşure kadar karışık, olsa da; sevdiğim işi yapmanın huzuruyla tatlandırılmış bir şeylere.