Kategoriler
edebiyat Genel

08.02.2020

Evden başımı uzatır uzatmaz, daha ayağımı atar atmaz gelmişti o meşhur soru.
‘Nereye?’
Yan komşumdu…
‘Hiiiç’
Klasik cevabım. Her şeye uyardı bu mübarek ‘hiiç’. Sağ olsun. Bu kelime sayesinde kaç kemik kırılmaktan kurtuldu bilemezsiniz. Yani sözün gelişi söylüyorum. Yoksa kemik kıramayacak kadar zayıftır yumruklarım. Öte yandan sevgili dostum ‘hiiç’ pasif direnişimde en gözde silahtarım ve silahım oluverdi. Yumruklarıma güvenmesem de; ona sonsuz güvenmekteydim.
‘İyi bakalım, sana iyi gezmeler.’
Sana ne arkadaş! Hem gezmekte olduğumu nereden çıkarıyorsun anlamadım. Haa, kesin ağzımdan laf almaya çalışıyor bu.
‘Gezmeye gitmiyorum ki, bir arkadaşın…’ gibi bir şeyler mi duymak istiyor anlamadım.
Bozmadım sevgili kurnaz komşumu, ve ‘Sağ ol, sana da,’ dedim. Bir elimle ağzımı kapatarak. Şu her şeyden sonra ‘sana da,’ deme huyumdan ne zaman kurtulacaktım acaba? Herkes anlıyordu otomatik cümleler kurduğumu. Yahu kadın evindeydi. Ne gezmesi? Ne demeye ‘sana da’ diyordum ona?
Neyse kapıyı kapattı ve beni kendisinden kurtardı.
İkinci darbe kapı önündeki tuhaf amcadan gelmişti. Bu adamın orada ne işi olduğunu hiç bilmiyordum. Her karşılaşmamızda merak etsem de; unutup gidiyor, sonradan kimseye sormuyordum. Kendisine bile sormuyordum laf arasında. Oysa bana olan samimiyetinden sorabileceğimi çıkartıyordum ama daha fazla muhatap olmak istemiyordum onunla. Zaten seviyesiz bir tipe benziyordu. Bulsa iç çamaşırlarımı koklayacak bir adilik seziyordum. İğreniyordum adamdan.
‘Ooo, merhabalar bayan.’
Çok şükür ki abla demiyordu. O sığ kelime dağarcığında, abladan sonra en nazikçe olan sözcüğü ‘bayan’dı işte garibin. Arkamdan neler demiyordur…
Beni tepeden tırnağa süzerken; itici bir şekilde ‘evet,’ dedim. Merhabama yazıktı. E be müslüman, bir kot, bir kazak giyip üzerine de kaşe mantomu aldım, nereme bakıyorsun anlamadım ki!
İstifini bozmayarak yapıştırdı tabi o meşhur soruyu.
‘nereye böyle?’
Yılışıktı, o güzelim ‘böyle’yi ‘beyle’ diye telaffuz ediyordu. Şiveden değil, ağzını yaya yaya konuşmaktan…
Ah, şu süper egomun içine tüküreyim! Ne tükürmesi be! Sıçayım sıçayım! Başımı kaldırıp yüzüne pis pis bakıp ‘sana ne lan it!’ diyemiyordum şu pornocuya.
Hiçbir şey demeden yürüdüm. Arkamdan pis pis bir kahkaha duydum, bakmadım. Yanındakiyle benden bahsettiğini bilmiyor muydum sanki…
Üçüncü saldırı bir teyzeden geldi. Zararsızdı kadıncağız; ama o sorudan nefret ettiğimden ondan da nefret ettim. Git örgünü ör, çayını iç, dedikodunu yap be kadın! Sana ne benim nereye gittiğimden Allah aşkına!
Dördüncüsü, nedense diğer müşterilere asık suratlı olup; benimle bir şeyler konuşmaya çabalayan marketin kasiyerinden geldi. Kedi köpek mamasıyla bir paket sigara almak için girmiştim markete de…
Siz de merak ediyorsanız söyleyeyim, sahile gidiyordum. Biraz oturacak, sokakta ikamet eden dostlarıma bir şeyler ikram edip onlara sigaramla eşlik edecektim.
Sonrası…
Beşinci mi, on beşinci mi, artık bilemediğim soru da; sahilde çay satan adamdan geldi.
‘Nereye gidiyorsun abla!’
Ona da cevap vermedim. Neden verecektim?
Sigara paketim de elimdeki poşet de boşalmıştı. Sahil yolundaydım. Epey de trafik vardı. Tam dişime göreydi yani.
‘Cehennemin dibine!’ diyerek atıversem kendimi yola? Acaba kimse duyar mıydı çok merak ettikleri sorunun cevabını?

Kategoriler
edebiyat Genel

10.01.2019

‘Attığın her adımda ufuk çizgin bir adım uzar ve sen, gitmen gereken yolun asla tükenmeyeceğini düşünürsün. Onun için yavrum, ufuk çizgisine bakanlar daim bir yorgunluğa mahkum etmişlerdir kendilerini. Sanki baktıkları yere kadar yürümektedir her bakışlarında. İşte o hayali yürüyüşler yormuştur onları…’
İşte böyle demişti bir gün dedem birasını yudumlarken. Yok, alkolik bir adam değildi rahmetli. O gün bir şey olmuş olmalıydı bizlere söylemediği. O günden başka hiçbir gün bira içtiğini görmemiştim çünkü.
Kendisi de o ezeli yorgun olanlardandı. Zaten onun için bu denli tanıyordu onları.
Bunları söyledikten sonra, küçük kardeşimi ayaklarının dibinden alarak kucağına oturtuvermişti. Bir sıcaklık, bir can… aradığı belliydi. Emziğini ağzından düşerken havada kapıp uzun uzun baktıktan sonra kardeşimin eline verdi. Kardeşimin gözlerindeki bakış hoşuna gitmişti. Kahramanı gibi bakmıştı dedeme. Belki de ihtiyacı olan buydu.
Sonra, gözü emzikte, havadan sudan konuşmaya başlamıştı dedem, kucağında sıkıca tuttuğu, durumundan hiç de şikayetçi olmayan kardeşim olduğu halde.
Birasını bitirdikten sonra, sanki o birayı içen o değilmişçesine, rutinine dönüp; ince belli bardağından bir bardak çay istemişti annemden.

Kategoriler
edebiyat Genel

10.12.2018

Doğuştan gelme bir yeteneğim vardı. Kendimi bildim bileli farkında olduğum… İnsanları gördüğüm ya da onlarla telefonla dahi olsa konuştuğum an, en çok yoğunlaştıkları şeyi bilirdim. Çoğunun benzer olduğunu düşünürsünüz. Ne var ki durum öyle değildi işte. Belki tematik olarak benzerdi; ama değişik yoğunluklarda ve farklı biçimlerdeydi yoğunlaştıkları şeyler.
Bir kafede garsondum önceleri. Sıkı çalışıp o kafeyi devraldım ve devralır almaz ismini değiştirdim.
‘Mastar’
Adım Tarık’tı ve yanımdaki çalışanlardan birisinin ismi Mazhar olduğundan herkes otomatik olarak Mazhar’ın -mas’ı ile Tarık’ın -Tar’ını birleştirerek oluşturduğumu düşünmüştü bu ismi. Oysa Mazhar’dı. İlk hecesinin son harfi -z idi. Belki de benim bu konuda bilgisiz olduğumu varsaymış ve ismin anlamını böyle anlatır olmuşlardı soran olursa…
Oysa ben bu ismi tam da anlamından ötürü koymuştum kafeye.
İnsanlara yararlı olmak için almıştım burayı. Her ne kadar kafenin sahibi olsam da; müşterilere çayları ben götürürdüm. İlk çayları…
Daha doğrusu sipariş ettikleri tüm içeceklerin ilkini…
Siparişi alırken; bir cümle de olsa konuşurdum onlarla. Bu da istedikleri, düşündükleri, yoğunlaştıkları şeyi belirlemem için yeterdi. Onları bir fiille özetlemek için… Her ne kadar zor bir iş olsa da; bu şekilde, mastar halli bir fiille özetler ve içeceklerini barındıran bardak altlıklarına, yani dolelere yazardım.
Bazen okuyup geçerlerdi. O tipler ne düşündüklerinden bihaber tipler olurdu. Aslında belli oranda hepsi öyleydi, hepimiz öyleydik… İsteklerimizden bihaberdik.
Kerteriz almadan yola çıkmış kaptanlardık hepimiz. Gemi çoğunlukla serseri gibi dolaşırken; biz hedefimizde son surât yol aldığımızı zannederdik. Hedefimizi gözden kaybetmeden dosdoğru gittiğimizi…
Heyhat, yanılırdık!
Bazen de; birbirlerinin doleleriyle karşılaştırırlardı kendilerinkini. Farklı olduklarını görünce sorarlardı nadiren. O zaman şüpheli bir şekilde konuyu değiştirir, bu işin içinde bir iş olduğunu anlamalarını beklerdim. O yazıları birisinin onlar için yazdığını…
Bir gün, biri geldi. Siparişini aldığımda sadece bir tek şey vardı zihninde. O şey de; ne yaparsam yapayım mastar halli bir fiile sığdırabileceğim bir şey değildi.
Zaten yazabileceğim bir şey değildi. Bir imgeydi.
İlk kez, bir dole boş kaldı. Yine de bu dolenin dolması zaten gereksizdi; çünkü o ne düşündüğünü, neye yoğunlaştığını, ne istediğini benden iyi biliyordu. Kozasındaki bir tırtıl gibiydi istek. Kozadaydı ve oluşmaktaydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.10.2018

Her gece, her gece, onun bana vermiş olduğu semavere odun atar, onu yakar ve çay yapardım. Sıradan bir semaver değildi. Maneviyatı olduğu, bana onun tarafından verildiği için değil; gerçekten sıradan değildi. Kaynarken suyu girdaplanır, busbulanık olurdu. Çay olduğunda, demlenirken; suyun yüzeyi düzleşirdi. Çayın demlendiğini yüzeyinin pürüzsüz oluşundan anlardım.
Ha, semaverin her yeri saydamdı; ama camdan yapılmamıştı. Yapıldığı şey bilinmedik, görülmedikti.
Suyun ve çayın yüzeyi pürüzsüz olduğunda, bir şeyler görmeye başlardım. Herhangi bir yerdeki, herhangi insanların hayatlarına dalardım. İnsanları, hayvanları, yolun kenarındaki ağacı görür, konuşmalarına, havlamaları, miyavlamaları, ötüşmeleri, cırlamalarına, hışırdamalarına tanık olurdum onların.
Sonra da içerdim… Yıldızlardan başka yoldaşlarım olmazdı önce. Ve çayımdan bir yudum aldığımda; yepyeni bir sürü yoldaşım olmuş olurdu anında.
Ruhlarından bir yudum almış gibi olurdum adeta. Düşünceleriyle düşünür, ağızlarıyla konuşur, gagalarıyla ötüşür, yapraklarıyla hışırdardım.
Bir tek onunla konuşamazdım.

Kategoriler
edebiyat Genel

28.08.2018

Birazdan okuyacağınız iki kelime ile ilgili tüm düşündüklerinizi, önyargılarınızı bir kenara bırakın ve beni, benim düşüncelerimi özümsemeyi deneyin.
Haydi rastgele…
Kelimeler:
Kütüphane; namı diğer kitapların bulunduğu bina ve kıraathane, yani asıl anlamı okuma odası olan; ama en iyi ihtimalle gazete ve dergi okunan kahveden , en iyi ihtimalle çay içmekten başka bir şey yapmayan insanlarla dolu yerlerden bahseden…
Peki bunların hangisi daha saygın? Hangisinde olmak isterdiniz yani?
Ben, okuma odasında diğer insanlarla birlikte bulunup; kitap odasını depo olarak kullanırdım.
Okuma odalarının; yani doğru anlamı ve çağrışımıyla kıraathanelerin içine bir de tartışma bölümü inşa ederdim. Hatta o bölüme ‘hasbihalhane’ adı verir, tıpkı kadınların altın günlerinde olduğu gibi kurabiye ve börek gibi ufak tefek şeylerden atıştırmaya izin verirdim.
Böylece kıraathanelerde harika bir gelecek şekillenmiş olurdu hem. Sigara dumanı ve oyun kartı pıtırtıları, ya da okey şakırtıları değil de kitap hışırtıları ve hasbihal mırıltıları işitilirdi camlardan.
Ve silah gümbürtüleri, kadın çığlıkları, erkek homurtuları ya da ağlamamaya çalışan erkeklere ait diş gıcırtıları duyulmazdı artık.
Ya da; kütüphanelerdeki sessizlik hummalı bir hışırtıya dönüşür; daha, daha, daha çok ziyaret edilirdi kitap depoları.