Kategoriler
edebiyat Genel

20.11.2019

Küçük çocuk evinin arka bahçesinin kapısını kapattı. Kapı gıcırdıyordu. Salıncak gıcırtısına benzetirdi bu sesi ve tıpkı salıncağa bindiğinde oluşan coşku gibi, saliselik bir coşku kıvılcımı gelirdi yüreğinin ortasına. Tüm kıvılcımlar gibi salise geçtikten sonra, ya söner; ya da ateşi başlatırdı.
Bahçesinde bir köpek kulübesinden bozma, oyuncak bir evi vardı arkadaşından kalma. Arkadaşı gitmişti. Memleketine… Adana’ya…. Orada olduğu zaman bile hep çok özlemişti Adana’yı. Hatta bu kulübenin kapısına bir posta kutusu yapmış, üzerine de adana yazmıştı süslü bir yazıyla. O da; en yakın arkadaşının kulübesini kendi bahçesine taşımış, küçük Adana’ya sahip çıkmıştı. Ona badana bile yapmış, babasıyla dayısının ortaklaşa kestiği dananın kanının küçük bir damlasını kapısına bile sürmüştü.
O da arkadaşını çok özlemişti. Birisi ona nereli olduğunu sorduğunda, ki çok fazla soruluyordu, artık Adanalı olduğunu söyler olmuştu. Ailesi bazen onun yanlışını düzeltse de; umursamıyor, Adanalı olduğuna kendisini inandırabiliyordu.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.08.2019

“Gel bakalım, sana bir şey söyleyeceğim.”
“Buyrun?”
“Şu adamı görüyor musun?”
“…”
“Ona şu belleği vermeni istiyorum senden.”
“Neden siz vermiyorsunuz?”
“Şu parayı da sen al, kendine bir şeyler alırsın.”
“Tamam…”


Bir çocuğun bana verdiği küçücük bir bellekten sonra değişmişti hayatım. Aralarında geçen diyalog da aşağı yukarı böyle bir şey olmalıydı. Çocuk mantığını kim bilir kaç kuruşa satıp; bana para üstü verirmişçesine uzatmıştı. Gayri ihtiyari almıştım elindekini. Belleği gördüğümde şaşırmıştım. Bunun nereden çıktığını çocuğa soracakken uzaklaştığını görmüş, arkasından gitmemiştim. Sonra da merakıma yenilemeyip; bir internet kafeye gidip belleğe bakmıştım. Sadece bir metin belgesi vardı bellekte. Dosyada, çıktısını almaya bile değmeyen bir cümle yazılıydı. Bir yüklemden ibaret, öznesi gizli bir cümle…
“Gel” Bir noktalama işareti bile yoktu. Her cümle bir noktayla biterdi onlar için çünkü. Bunu yazıya dökmeye özellikle gerek duymazlardı. Kibirliydiler ve bunun için sebepleri vardı.
Gittim…
Artık içlerinden birisiydim. Zaten içlerinden birisiydim ve bunun geçerli hiçbir nedeni yoktu. Pişman bile değildim. Mecburiyet söz konusu olduğunda pişmanlığın hükmüğ olmazdı. Onlardan birisi olmaya mecburdum; çünkü bana vadedilen şeye ihtiyacım vardı. Mutluluğa, özgürlüğe ve bunların sonsuza kadar devam etmesine…

Kategoriler
edebiyat Genel

12.07.2019

Çocuk, çamurla oynuyordu. Aslında o kadar da küçük bir çocuk değildi. On dört yaşındaydı. Bir çay bahçesinde garson olarak çalışıyordu okuldan çıktıktan sonra. Canı istediğinde kil alıyor, canı istemezse de kendisi yapıyordu. Akşamları, ne kadar yorgun olursa olsun bunun için zaman ayırıyordu. Bir kömürlük dolusu şey vardı kendi elleriyle yaptığı.
Bu aralar satranç taşlarına merak sarmıştı. Bir satranç taşı üzerine, kendi elleriyle yaptığı taşlarla oynuyordu satrancı. Taşları karşı taraf yedikçe o da onları kırıyor, kömürlüğün toprak zemininde açtığı çukurun içine atıyordu.
Her oyun bitişinde takımı tekrar yapıyordu. Kalan taşları tamamlayarak…
Çukur dolduğunda, kurumuş kili yumuşatacak, yenilmiş, kırılmış taşları birleştirerek kendi heykelini yapacaktı. Sonra onu fırınlatacak, belki bir gün kıracaktı… Sonra belki… Ufalayarak başka bir kilin içine katarak bambaşka bir şey yapacaktı…

Kategoriler
edebiyat Genel

04.05.2019

Uçsuz bucaksız bir denizin üzerinde yürüyen bir çocuğun görüntüsü bir türlü gitmek bilmiyordu zihninden. Yürürken, konuşurken, yemek yerken, uyurken, tuvalete giderken…
Çocuğun cinsiyeti belli olmasa da; yüzü ve ayakları gayet net görünmekteydi. Ayakları uzun ve inceydi iki uçlarından, parmak ve topuklarından bir elle çekilmiş gibi.
Yüzü de uzundu; ama alnı ve çenesi görece genişti. Gözleri kapalı olduğundan renkleri belli değildi.
Hamileydi üstelik. Öyle sanıyordu ki, çocuğu rahmine düştüğünden itibaren başlamıştı her şey.

Bebekler doğduğunda, birisi kız birisi erkek iki bebek dünyaya getirmişti, ikisi de zihninde gördüğü bebeğe benzemiyordu. Bir kere ikisi de esmerdi. Zihnindeki çocuk bembeyazdı. Yüzlerinin benzeyip benzemeyeceğini şimdiden söyleyemezdi. Zihnindeki çocuk dokuz-on yaşlarında görünüyordu.
Zaten bebekler doğar doğmaz, görüntü gitmişti zihninden. Sanki çocuk ölmüştü. Ya da çocuğun ruhu kendi çocuklarının birisiydi ve onun zihniyle bağlantı kurmaya çalışıyordu.

Yıllar geçmişti. Çocukları dokuz yaşına basmışlardı. Onlarla birlikte parka gittiğinde salıncakta yalın ayak, ayakta sallanan uzun yüzlü, uzun ince ayaklı bir çocuk görmeye başlamıştı.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.04.2019

Hiç doğmaması gerektiğini hisseden bir çocuğa bir sürü hediyeler alıp; sonra aynı şeyleri tekrar hissettirmek…