Kategoriler
edebiyat Genel

24.02.2020

Bir sürü tuğla dizilmişti. Onların kimin olduğunu, ne işe yaradığını bilmeden yerden alıp alıp atmaya başladı. Kırılıyor, kırılıyordu teker teker. Hepsi paramparça olmuştu. Onların ortalarında, büyük parçaları, tekrar atıp parçalamak için aranırken bir adam geldi ve onu gördü. Adam iri yarıydı. Onun altı-yedi katıydı.
‘Ne yaptın! Bu tuğlaların hepsini sen mi parçaladın!’ demişti gözlerini patlatarak.
‘Evet, daha var mı?’ Çocuğun yüzündeki ifadeyi bu durumdan zarar görmemiş birisi olsa kesinlikle çok sevimli bulurdu. Oysa adam titremeye başlamıştı kızgınlıktan.
‘Bu tuğlalarla bir duvar örülecekti! Sen ne yaptın? Baban kim senin?’
Durumun vehametini anlamıştı şimdi.
‘Duvar mı? Ev duvarı gibi mi? Ama olamaz ki, neden bu duvarlar çat diye kırılan şeylerle yapılıyor?’
Adamın verecek cevabı yoktu.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.11.2019

Yaşlı bir çocuk olmaz değil mi? İki kelime kendi içinde bir paradoksu barındırıyor ne de olsa. Yine de o yaşlı bir çocuktu. Yaklaşık dört yaşında olmasına rağmen sanki tanrının kızıydı. Ya da tanrıçanın… Muhtemelen ikisinin…
İsa peygamber bakire bir anneden doğmuşsa bu kız da kendisini doğurmuştu adeta. Annesini görmesem inanabilirdim buna. Dişsiz bir bebekken bile konuşabiliyordu, inanabiliyor musunuz! Elime doğmuş olmasa ben inanmazdım.
Bazen otizmli bir çocuğun yaptığı gibi hiçbir şeyle ve hiç kimseyle ilgilenmese de; bu otizmde olduğu gibi kontrolsüz bir şey değildi.
Güzel bir kız değildi; ama çirkin de değildi. Düzdü. Yani karakteristik de değildi. Sıfatlar üstüydü sanki. Görünüşünden tavrına kadar hiçbir şeyi bir sıfatla anlatılamazdı. Milyonlarcasını da kullansan olmazdı. Boşa harcanan bir çabadan ibaret kalırdı sadece.
İlginç bir çocuktu vesselam. Ağaç, dağ, kar, sel, deprem gibi şeylere hiç şaşırmaz ya da onlardan korkmazdı; ama bir insanın nefretle haykıran, yahut sinsilikle fısıldayan sesini duyduğunda, işte ancak o zaman bir bebek gibi, yani olması gerektiği gibi ağlamaya başlardı avaz avaz.
Ona bilimsel bir soru sorduğunda, sözgelimi kimsenin bilemediği bir matematik problemi, tökezlemeden cevaplardı da; hatırını sorduğunda durakalırdı. Gerçekten sormak istemediğini anlardı çünkü.
Çok genç ölmüştü. Ergenliğe girer girmez, kimseye hiçbir şey çaktırmadan…
Bu dünyadan bir şey öğrenmeden…
Zaten her şeyi bilerek ölmüştü.
Yaşamak için bir sebebi olmadığından…

Kategoriler
edebiyat Genel

20.11.2019

Küçük çocuk evinin arka bahçesinin kapısını kapattı. Kapı gıcırdıyordu. Salıncak gıcırtısına benzetirdi bu sesi ve tıpkı salıncağa bindiğinde oluşan coşku gibi, saliselik bir coşku kıvılcımı gelirdi yüreğinin ortasına. Tüm kıvılcımlar gibi salise geçtikten sonra, ya söner; ya da ateşi başlatırdı.
Bahçesinde bir köpek kulübesinden bozma, oyuncak bir evi vardı arkadaşından kalma. Arkadaşı gitmişti. Memleketine… Adana’ya…. Orada olduğu zaman bile hep çok özlemişti Adana’yı. Hatta bu kulübenin kapısına bir posta kutusu yapmış, üzerine de adana yazmıştı süslü bir yazıyla. O da; en yakın arkadaşının kulübesini kendi bahçesine taşımış, küçük Adana’ya sahip çıkmıştı. Ona badana bile yapmış, babasıyla dayısının ortaklaşa kestiği dananın kanının küçük bir damlasını kapısına bile sürmüştü.
O da arkadaşını çok özlemişti. Birisi ona nereli olduğunu sorduğunda, ki çok fazla soruluyordu, artık Adanalı olduğunu söyler olmuştu. Ailesi bazen onun yanlışını düzeltse de; umursamıyor, Adanalı olduğuna kendisini inandırabiliyordu.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.08.2019

“Gel bakalım, sana bir şey söyleyeceğim.”
“Buyrun?”
“Şu adamı görüyor musun?”
“…”
“Ona şu belleği vermeni istiyorum senden.”
“Neden siz vermiyorsunuz?”
“Şu parayı da sen al, kendine bir şeyler alırsın.”
“Tamam…”


Bir çocuğun bana verdiği küçücük bir bellekten sonra değişmişti hayatım. Aralarında geçen diyalog da aşağı yukarı böyle bir şey olmalıydı. Çocuk mantığını kim bilir kaç kuruşa satıp; bana para üstü verirmişçesine uzatmıştı. Gayri ihtiyari almıştım elindekini. Belleği gördüğümde şaşırmıştım. Bunun nereden çıktığını çocuğa soracakken uzaklaştığını görmüş, arkasından gitmemiştim. Sonra da merakıma yenilemeyip; bir internet kafeye gidip belleğe bakmıştım. Sadece bir metin belgesi vardı bellekte. Dosyada, çıktısını almaya bile değmeyen bir cümle yazılıydı. Bir yüklemden ibaret, öznesi gizli bir cümle…
“Gel” Bir noktalama işareti bile yoktu. Her cümle bir noktayla biterdi onlar için çünkü. Bunu yazıya dökmeye özellikle gerek duymazlardı. Kibirliydiler ve bunun için sebepleri vardı.
Gittim…
Artık içlerinden birisiydim. Zaten içlerinden birisiydim ve bunun geçerli hiçbir nedeni yoktu. Pişman bile değildim. Mecburiyet söz konusu olduğunda pişmanlığın hükmüğ olmazdı. Onlardan birisi olmaya mecburdum; çünkü bana vadedilen şeye ihtiyacım vardı. Mutluluğa, özgürlüğe ve bunların sonsuza kadar devam etmesine…

Kategoriler
edebiyat Genel

12.07.2019

Çocuk, çamurla oynuyordu. Aslında o kadar da küçük bir çocuk değildi. On dört yaşındaydı. Bir çay bahçesinde garson olarak çalışıyordu okuldan çıktıktan sonra. Canı istediğinde kil alıyor, canı istemezse de kendisi yapıyordu. Akşamları, ne kadar yorgun olursa olsun bunun için zaman ayırıyordu. Bir kömürlük dolusu şey vardı kendi elleriyle yaptığı.
Bu aralar satranç taşlarına merak sarmıştı. Bir satranç taşı üzerine, kendi elleriyle yaptığı taşlarla oynuyordu satrancı. Taşları karşı taraf yedikçe o da onları kırıyor, kömürlüğün toprak zemininde açtığı çukurun içine atıyordu.
Her oyun bitişinde takımı tekrar yapıyordu. Kalan taşları tamamlayarak…
Çukur dolduğunda, kurumuş kili yumuşatacak, yenilmiş, kırılmış taşları birleştirerek kendi heykelini yapacaktı. Sonra onu fırınlatacak, belki bir gün kıracaktı… Sonra belki… Ufalayarak başka bir kilin içine katarak bambaşka bir şey yapacaktı…