Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Altıncı Bölüm: (02.05.2018)

Selim Sırrı… Bu isim her aklına gelişinde gülüyordu Handan. SS… Selim Sırrı… Çok fazla tesadüf barındıran bir isimdi. Selim… Özellikle bu isim onun dikkatini çekecek bir isimdi. Hatta bu ismi taşıyan insanları öldürmesi gerektiğinde, onları yapabildiği ölçüde bildiği en acısız yolla öldürürdü. Bu ismi sisteminde kontrol ettiğinde de bulamayacağını tahmin etmişti zaten. Böyle bir ismi unutacağını sanmıyordu çünkü.
Bu isme bu kadar önem vermesinin nedenini o da pek anlamıyordu aslında. Annesinin hep övgüyle bahsetmiş olduğu bir adamın adının Selim olmasıydı bunun tek nedeni. Bu kadar basitti işte. Çocukluğundan beri anlatırdı annesi. Komşularının oğlu Selim’i… Onunla ne kadar iyi arkadaş olduklarını. Biraz büyüdüğünde, yani genç kız olduğunda, annesinin bu adama aşık olduğunu falan düşünmüştü; ama sonra anlamıştı ki, onların aralarındaki şey, yani en azından annesinin Selim’e, yani Selim Amca’ya olan sevgisi kadim bir dosta duyulan sevgiden başka bir şey değildi.
O iki-üç yaşlarındayken ölmüştü Selim Amca ve Handan, annesi öldükten sonra bile Selim Amca’nın mezarına gitmeyi hiç ihmal etmemişti. Oysa ölümden sonra hayata bile inanmazdı. O sadece annesinin ideallerindeki Selim Amca’yı çok sevmişti o kadar.
Eğer bu adamın gerçek adı Selim’se bu bir tesadüften öte bir şey olmayacaktı, ki muhtemelen öyleydi. Yok değilse, bu adam Handan’ı takip edip Selim Amca’sının mezarına gittiğini görünce… Saçma geliyordu; ama olmayacak bir şey değildi. Bu tür psikolojik silahları o da çoğunlukla kullanırdı. Kurbanın zaaflarının oluşturduğu silahları…
Saçma bir ümit, tuhaf bir gündüz düşü olduğunu bile bile, “keşke bu adam gerçek Selim Amca’nın kendisi olsa da bana kendisini bir gizem perdesinin ardında gösteriyor olsa,” diye geçirdi içinden. Sonra da güldü kendisine. Neden bu kadar önemsiyordu bu adamı? Tamam, çok iyi bir arkadaşlıktı. Tamam, annesinin anlattıklarına göre çok iyi biriydi Selim Amca… ama kendi görmüş müydü? Hayır… Çocukken kendisini havaya atıp tam düşerken tutan bir amca hatırlıyordu; ama ne olmuş yani? Bu adamın kim olduğunu biliyor muydu? İyi bir adam olup olmadığına kendi gelişmiş sezgileriyle karar verebilmiş miydi? Sadece annesi… Gerçi annesinin iyi dediği bir adama kendisi kötü diyemezdi ya. En az kendisi kadar sezgileri güçlü bir kadındı o da. Babası gibi altın kalpli bir adamı seçmiş olduğundan belli değil miydi?
Annesi iyi bir insandı, babası da… Peki neden kendisi böyle olmuştu? Yani bir kiralık katil… Canları para konusu edecek kadar alçak birisi yani…
Bilmiyordu Handan. Bunun nedenine dair en ufak bir fikri yoktu. Yani ölümle neden bu kadar çok ilgilendiğine, neden onu para konusu edecek kadar önemsediğine dair… Tek bildiği, bu mesleği bilerek ve isteyerek seçmiş olduğuydu. Anne ve babasının da bilgisi dahilinde… Evet, onaylamamışlardı onu; ama mesleğini onlardan gizlemek içinden gelmemişti. Onun isteyerek seçtiği bir mesleği neden bilmesinlerdi ki? Neden mesleğinden utansındı? O ölüm işçisiydi. Nasıl Ahmet Arif’in deyişiyle şairlerin namus işçisiyse o da ölüm işçisiydi işte. Ölüm sanatkarı… Öldürme ustası… Ölümün ortağı ve fedaisi. Bu neden yadırganacaktı ki? Hem de ailesi tarafından…
Handan, ailesine mesleğinden söz ederken askerliği örnek vermişti. Her gencin görevi askerlik değil miydi? Askerlik de öldürmekten başka neydi? Silahlarla oynamaktan, öldürmeye hazırlanmaktan başka neydi?
Kiralık bir katille bir askerin yaptığı hemen hemen aynı değil miydi? Öldürmek… Verilen emre uyarak öldürmek. Tek farkla, bir kiralık katil her zaman para için öldürürdü. Askerler için durum çok farklı olabiliyordu. Bir kere bir askerin inançlarına, görüşlerinin ne olması gerektiğine, nasıl yaşayacağına bile karışabiliyorlardı ona emir verenler. Bazen de para vermiyorlardı. Daha doğrusu ancak profesyonel bir askersen para alabiliyordun.
Oysa kiralık katillik öyle miydi… İstediğin işi kabul etmek senin elindeydi. İstediğine inanıp istediğini düşünmek de…
İşte ailesine bunları söylemişti Handan. Oysa onlar onu onaylamamıştı. Hatta babası: “Tamam o zaman kızım, asker de olma katil de,” diyerek kendince bir çözüm bulmuştu bu işe… Handan gülmüştü.
“Diyelim ki asker olmadım… Diyelim ki bir yerde çalıştım. Devletin maaşımdan alacağı vergiler askerlere gitmeyecek mi? Yani dolaylı olarak askerlere yardım etmiş olmayacak mıyım? Oysa benim işimde resmi bir maaş olmadığı için, maaşımdan alınacak vergi de olmayacak. Elektriği, suyu falan kaçak kullanırsam…”
“Her şekilde devlete bir katkın olacak. Ne yaparsan yap! Nasıl sıyrılmaya çalışırsan çalış… Bir şekilde devlet seni alt etmenin bir yolunu bulacak. neden böyle saçma sapan davranıyorsun anlamıyorum,” demişti annesi de.
Handan, tüm bunları bildiğini, yine de elinden geleni yapmak istediğini, zaten onun asıl istediğinin ölümle haşır neşir olmak olduğunu söylemişti. Tek önceliği buydu. Bunun için tıp okumamış mıydı zaten. Yaptığı her şey bunun için değil miydi…
Gerçi devletle hiçbir ilgisinin olmaması, hatta bu işin yasa dışı olması da onu çekici kılan en önemli şeylerden bir diğeriydi. Ailesi ölene kadar her hafta onları görmeye giderdi; ama onları bir türlü kendisini onaylamaları için ikna edememişti. Ondan kopmak da istememişlerdi gerçi; ama onu bir türlü onaylamamaları içine oturmuştu.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Dördüncü Bölüm: (27.04.2018)

“Kumar borcumdan ötürü ailemi öldüreceklerini söylediler bana. Ben de ödeyemeyeceğim için…”
“Peki zarlar, yani elmaslar ne zaman devreye girdi?”
“İşte o kafamı hala karıştırıyor…”
“Beyefendi…”
“Yani… Onları, kumarhanede tanışıp ahbap olduğum biri verdi.”
“Adı ne?”
“Sizi bana tavsiye eden şahısın ta kendisi…”
“Peki bu elmasları bana ücret olarak vermenizi de o mu söyledi size?”
“Evet… Zaten bunun için vermişti…”
“Neden üç gün sonra ölmek istiyorsunuz?”
“Parayı ödemem için verilen süre üç gün… Ben de bu üç gün boyunca ailemle yeterince vakit geçirmek istiyorum.”
“Sizi bana yönlendiren adam hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz bana?”
“Aslında… Hergelenin tekidir. Şansı mı iyi yoksa hile mi yapar kimse anlamaz. O kadar kurnazdır ki kerata…”
“Boyu kilosu falan nasıldır? Biraz tarif eder misiniz?”
“Daha iyisini yapabilirim sizin için… İlkokuldayken çok iyi resim yapardım da… Allah vergisi yani…”
“İnsan resmi yapmak zordur; ama…”
“Ben yaparım efendim. Bari bu şekilde ödeyeyim size ücretinizi… Elmaslar için de kusura bakmayın ne olur. O hergelenin aklına uydum. Zaten başka çarem de yoktu ya…”
“Peki… Resim yapmak için gereken her şey burada.” Masanın arkasındaki bir dolabı açarak bir ara resme merak sarmış olduğu için almasına rağmen yeterli zamanı olmadığından kullanamadığı, envaiçeşit malzemeyi adamın gözlerinin önüne serdi. Adam hiç vakit kaybetmeden bahis konusu edilen adamın resmini çizmeye başlamıştı. Bu resmi yaparken, adam hakkında düşündüklerini gözden geçirmesi gerektiğini düşündü Handan. Resim yapmaya başlamadan önce şapşal bir adam olduğunu düşünmüştü. Resmini yaptığı adama hergele diyordu; ama aslında kendisiydi hergele olan. Bir ailesi olmasına rağmen ölçüsüzce kumar oynaması bir yana, tam olarak “hergele” kelimesinin karşıladığı anlamı içinde barındıran bir kişilikti. “Hergele: Binmeye ya da yük taşımaya alıştırılmamış at veya eşek” anlamına geliyordu. O da öyleydi işte. Kumar oynamak ve serserilik yapmak dışında bir şeye kafa yoramayan, hiçbir şey beceremeyen biri… Zaten onun için resmi yapılmakta olan adam tarafından yavaşça itilip kakılmış ve tıpkı resmini yaptığı adamı tarif ederken sarf ettiği “kerata” gibi tam anlamıyla kullanılmıştı.
Onun için artık bir hergele olmaktan çıkıp bir kerata olmak oldukça zahmetsizdi; çünkü yük taşıyan bir eşeğin taşıdığı yüklerden kurtulması kolay olmazdı; ama yükü olmayan biri kolaylıkla her yere savrulabilir, özellikle yeterli ağırlığı yoksa her amaca göre kullanılabilirdi. Tıpkı onun gibi…
Evet, tüm bunları o resmi yapmadan önce aklından geçirmişti. Ne var ki, artık öyle düşünmüyordu. En azından tümüyle değil…
Tanık olduğu bu sahneden sonra, böylesine bir adamı öldürmek konusunda son derece zorlanacağını kavramıştı. Öyle bir yoğunlaşmışlıkla yapıyordu ki söz konusu resmi, sanki bu sanata ve bunu yapmasını sağlayan tüm enstrümanlara tapıyordu. Sanki, bu iş sırasında, parmakları, kolları, gözleri, zihni… kutsallaşmıştı!
Bu adamı öldürmek çok zor olacaktı…
Yine de; adamı öldürmekten vazgeçme gibi bir seçeneği yoktu elbette. Her ne kadar bu adamdan ücretini alamamış olsa da; ölmek zorundaydı. Acaba neden kendisi halletmemişti bu işi de Handan’ı boşu boşuna rahatsız etmişti. Kendi kendisine güldü. Elbette ki korktuğundan ve kendi yaşamının sorumluluğunu almaktan dahi aciz olduğundan…
Peki neden üç gün sonra? Neden şimdi değil? İşte bu çok saçmaydı Handan’a göre. Madem ücretini ödememişti, o zaman onun için boşa çaba ve emek harcayamazdı. En azından düşünmesi gereken bir şey eksik kalırdı ve nihayet rahatça uyuyabilirdi. Cesetten kurtulmak da çocuk oyuncağıydı. Gerçi ilk kez kendi evinde birisini öldürmeye kalkacaktı; ama her şeyin bir ilki vardı öyle değil mi?
Her ihtimali hesaplamayı kendisine ilke edinmesi bu kez de işe yarayacaktı. Yani evde birisini öldürmek zorunda kalırsa hazırladığı bir düzenek hali hazırda mevcuttu…
Adamı içeri alırken sol elinin yüzük ve serçe parmakları arasına gizlediği, epeyce yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen nesneyi baş ve işaret parmakları arasına aldı ve beklemeye başladı. Resmi bitirmesini…
Resmi bitiren adam, eserini incelemek amacıyla uzaktan bakarken, tam o an… elindeki nesneyi kulağının arkasına sapladı…
Adamı öldürmüştü Handan… En mutlu anında… Bir kumandan gibi hissedeceği, nadir anlarından birinde.
Ona vereceği son hediyeydi bu. En mutlu anında hayatına son vermek…
Şimdi de sıra cesedi yok etmeye gelmişti. Bunun için özel bir tekne yaptırmıştı. Obsidyen kaplı çelik bir tekne… Bu tekneye vücudu yerleştirip asidik bir çözelti ekledi mi, vücut yavaş yavaş erimeye başlayacaktı. Kemikler bile… Bir gün sonra da bu asidik çözeltiyi çevreye zararsız hale getirmek için onu nötrleştirecek olan bazik bir çözelti daha ekleyecekti. Böylece, bitkilerine yararlı olacak bir nevi gübre de imal etmiş olacaktı. Bir taşla birkaç kuş…
Tüm bu planladıklarını hayata geçirmeye koyuldu hemen. Vücut tekneye yerleştirildi, çözelti hazırlandı, tekneye yavaş yavaş döktü… Bunu yaparken musalla taşında ölü yıkayan biri gibi hissediyordu kendisini Handan. Daha önce hiçbir ölüyü yıkamamasına rağmen… Onu kişiliğinden, kimliğinden azade ediyormuş gibi hissediyordu. Ruhunu özgür bırakmak için yardım ediyordu sanki. Asit eti ve kemikleri eritirken çok tuhaf, zehirli bir koku çıkmaktaydı. Solur solumaz ölüler dünyasına geçiş yapmak isteyebilenecek türden bir koku…
Tüm bu iğrenç kokuya rağmen Handan maske takmayı düşünmemişti bile. Ölümün kokusunu solumayı, yaptığı işin bedelini ödemek istediği için hoş karşılamasını bilirdi o. Hep bilmişti…
Bir müddet sonra, asidik çözeltiye cesedi teslim edip yatmaya gitti.
Bu arada, adamın son eserine, resme, bakmamıştı bile…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ İkinci Bölüm: (25.04.2018)

Adam kütüphaneye gidip oradaki sandalyelerden kapıya en yakın olanına oturduktan sonra Handan özel saatini koluna takarak kameradaki görüntüyü saatin ekranına geçirip gözlerini adamdan hiç ayırmadan kütüphaneye doğru yollandı. Hiç hareket etmeden bekliyordu. Onu beklerken kitaplara bakmamıştı bile. Handan içeri girdiğinde gözleriyle onun yüzüne bakmanın dışında bir tek kasını bile oynatmamıştı. Yüz hatları fazlasıyla durgundu.
Saatini adam fark etmeden kapattı ve karşısındaki sandalyeye oturup onun konuşmasını bekledi.
Adam boğazını temizledikten sonra:
“Bu kadar geç bir vakitte sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim… Ne var ki, ancak şimdi gelebilecek durumdaydım…”
Handan sustu. Bunun önemli olmadığını söylemek onun dürüstlük anlayışına uymazdı çünkü. Üstelik belki de deliksiz bir uykudan çok daha önemli bir şey için gelmişti adam. Uykusunun onun için her şeyden önemli olduğunu, kendisini bir daha rahatsız etmemesi gerektiğini de söylemesi doğru olmazdı.
“Buraya size bir iş vermeye geldim…”
Evet, işte şimdi onun meramını öğrenmişti; ama bu onu son derece kızdırmıştı. Yeni bir iş, uykusundan hiç de önemli bir şey değildi. Yine de rahatını tam anlamıyla bozacak bir terslikten iyiydi. Yavaş yavaş gevşedi. Kendisini rahat bırakıp esnedi; ama gerinmedi…
İşin ne olduğunu sormak bile içinden gelmiyordu. Nasılsa söyleyecekti. Kim bilir hangi aptalı, hangi aptalca bir sebeple öldürmesini isteyecekti ondan. Bekledi…
“Sizden… birisini öldürmenizi istiyorum…”
Elbette. Onun işi buydu zaten. Başka bir şey yapmak işinin tanımında yer almıyordu. Neden bu kadar uzatıyordu bu adam? Kendisinin suskunluğu onu tedirgin etmiş olmalıydı. Doğru ya, kütüphaneye geldiğinden beri bir tek kelime bile etmemişti. Bu tür iş görüşmelerinde pek konuşmazdı zaten; ama bunu o nereden bilecekti. Her şeye rağmen konuşmak içinden gelmediği için yine sustu.
“Beni…”
Kendisini öldürmesini isteyen birisi Handan’a daha önce başvurmamıştı; ama birkaç meslektaşının böyle işler yaptıklarını duymuştu. Onun için o kadar da şaşırmamıştı adamın bu talebine.
Eh artık birkaç soru sormalıydı. Nasıl ve nerede öldürülmek istediğini falan…
“Nasıl?”
“Ustalıkla ve acı çekmeme izin vermeden.”
“Ustalıkla” demişti adam. O kadar soyut bir şeydi ki bu. Handan’ın mesleğinde bu denli ifadelerden nefret edilirdi. “Nasıl öldürürsen öldür” çok daha tercih edilebilir bir talepti. Hatta Handan’ın en çok tercih ettiği talep buydu; çünkü bu taleple, insanlar sanatını özgürce icra etmesine izin vermiş oluyordu. Böyle olunca da bir sürü yeni şey deneme imkanı bulabiliyordu. En yenilikçi öldürme yöntemlerini, ona verilen bu fırsatlarda icat edebiliyordu.
Gerçi “ustalıkla” ibaresi de bir nevi “sana güveniyorum, nasıl yaparsan yap,” demek oluyordu; ama… “Nasıl yaparsan yap” tabiri işin erbabına, yani kendisine olan güveni daha belirgin bir şekilde gösteriyordu.
“Peki ne zaman? Özel bir arzunuz? Söylemek istediğiniz herhangi bir şey? Yapmamı ya da yapmamamı istediğiniz herhangi bir şey…”
“Doğal bir ölüm gibi görünmesini istiyorum. Öyle bir şey olsun ki, intihar ya da cinayet ihtimali düşünülmesin. İnsanların akıllarının ucundan bile geçmesin… Ve… Üç gün sonra ölmek istiyorum. Tam akşam sekizde…”
İşte şimdi meraklanmıştı. Neden bu kadar dakik ve sezdirmeden öldürtmek isteyebilirdi bu adam kendisini? Ve hazır merak etmeye başlamışken, kendisini öldürtmek isteyen bir adam neden çizmelerinde silah taşımaya gerek duyabilirdi? Yoksa bu çizmeler topallar için özel yapım olanlardan mıydı? Madem merak ediyordu, o zaman merakı giderilmeliydi. Bu kadar basitti işte. Üstelik onun bu adama karşı üstünlüğü vardı. Eh, ne de olsa onun katili olacaktı. Yaşamını alacaktı ellerinden. Belki ölme nedenini öğrenmese de olurdu; ama şu çizmeler… Onların sırrını cidden merak ediyordu.
“Peki… İstediğin zamanda ve istediğin şekilde, tereyağından kıl çekercesine öldürebilirim seni… Yalnız merak ediyorum, bu çizmelerin neden böyle uzun konçlu? İçlerinde bir şey mi saklıyorsun?”
Adam güldü ve aniden çizmelerini çıkarmaya koyuldu.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Birinci Bölüm: (24.04.2018)

Handan yatağından aniden kalktı. Gözlerini açmasıyla yatağından kalkması arasında birkaç salise ya vardı ya yoktu… Susamıştı. Genellikle gece susamazdı. Onun için de odasındaki masada su bulundurmazdı. Kapıyı açıp ince bir gıcırtının eşliğinde mutfağa koştu. Kapı gıcırtısının ince çığlığı durduğunda çoktan yolu yarılamıştı…
Suyunu damacanın pompasına sert hareketlerle basarak kesme kristalden bardağına doldurdu ve bardağı hızlıca ağzına doğru götürdü. Bardaktaki su bu hızla yükseldi, yükseldi ve bardaktan taştı… Birkaç damla su eşofmanının yakasına damlasa da hiç istifini bozmayan Handan, geri kalan suyu soluk almaksızın içti. Bardağı bankoya sertçe koyduktan sonra aynı acelecilikle yarıda bıraktığı uykusuna geri dönmek için odaya koştu. Aynı gıcırtı… Kapının kapanırken çıkardığı çatırtı sesi… Aynı adımlar… Ve yatak…
Bir ya da iki kere yatağında döndükten sonra tekrar uykuya dalabildi Yarım saat ya da kırk dakika sonra tekrar uyanacağını bilse muhtemelen uyumaya çalışmazdı; zira delikli bir uyku hiç hazzetmediği şeylerden birisiydi. Bu kez onu uykusundan eden şey kapı ziliydi. Zilin melodisini duyduğunda da aynı anilikle uyandı. Oysa sakinleştirici bir melodiydi. Kitaro’nun “Koi”’si…
Her zaman ani bir şekilde uyanırdı. Bu onun işinin gereğiydi çünkü… O, bir kiralık katildi. Üstelik bu işi severek yaptığı rahatlıkla söylenebilirdi. İşinin ehli olduğu da…
Bunun dışında sakin bir hayatı vardı. Okumayı ve müzik dinlemeyi severdi. Spor yapmayı da…
Bir yarasası vardı. Meyve yarasası diye tabir edilenlerdendi. Meyve dışında hiçbir şey yemiyordu hayvan. Handan bu yarasayı yavruyken bir ormanda bulmuş, eline alır almaz onu sevivermiş ve evcilleştirmişti. Hayvanlar severdi onu. İnsanlar da severlerdi ama hayvanlara bahşettiği sevginin çok küçük bir kısmını insanlara bahşederdi.
Bir kartviziti yoktu Handan’ın ama o kendisine ihtiyacı olan kimseleri bulmakta hiçbir zaman zorlanmamıştı çünkü ona ihtiyacı olan insanları nerede bulacağını biliyordu.
Kimi öldüreceğini hiçbir zaman önemsenememişti. Ona hangi görevi verirlerse versinler, bir an dahi gözünü kırpmadan ve tabii parasını da alarak yapardı o görevi. İnsanlar onun bir dişi olduğu için iş bulamayacağını düşünmelerine rağmen ünü, ona her kapıyı açacak büyüklükteydi. Her ortamda iş bulabiliyordu; çünkü her ortamda bulunan insanların yüreklerine, onun varlığına ihtiyaç duyacak kadar rekabet, kıskançlık gibi birisinin öldürtülmesini sağlayan hisler hakimdi.
Öldürmek için bulduğu yöntemler yaratıcı ve çeşitliydi. Boş zamanlarında müzik eşliğinde laboratuvarında zehirler hazırlar ya da atölyesinde çeşitli silah tasarımları üretip tasarladığı garip silahları imal ederdi.
Laboratuvar ve atölye birbirlerine bitişik iki odaydı. Aralarında camlı bir kapı vardı. Bu odalardaki ses sistemi çok pahalı bir sistemdi. Her yerden aynı oranda ses gelirdi ve bu da, Handan’da bu sistemin yaydığı sesin kendisini yumuşakça sarıp sarmaladığı hissini uyandırırdı. Bu şekilde hissetmeyi seviyordu. Müziğin kollarında rahatlamayı… Sanki müzik şefkatli bir ana, Handan’sa kucaklanmaya ihtiyacı olan bir çocuktu.
Biri laboratuvarda diğeri silah atölyesinde olmak üzere iki de kanaryası vardı. Kanaryalar erkekti. Erkekler daha güzel öterdi zira. Handan bu kanaryaları müzikle uyumlu ötebildikleri için beslemekteydi. Kafeste kapalı değillerdi ama. Odalara pisleseler de onları kafese kapatamazdı. Bunu yapmaya gönlü elvermezdi çünkü.
Bu odaların ortasında hem kanaryaların yıkanabilmesini sağlayan hem de Handan’ın müzikle birlikte su sesini duymasına imkan verebilecek olan süs havuzları vardı. Havuzda olan suyun harcanmadan dönüşümlü olarak aktığı mermer havuzlardandı bunlar. Alt alta birçok mermer hazneden oluşuyorlardı… Tabii bu havuzların bakımını aksatmaz, sularını kanaryalar için ayda bir kere değiştirirdi.
Zengin Sayılırdı. O kadar çok insan öldürmüştü ki… Öldürdüğü bu insanlar için aldığı paraları da titizce harcardı. Ne çok cimriydi ne de çok cömert…
Canı istediği gibi yaşardı ama bunu çok da abartmazdı. Gerçi bunun nedeni kontrollü olmaya çalışmasından çok abartmaya yatkın bir kişiliğe sahip olmamasındandı.
Evi ne çok büyük ne de çok küçüktü; ama arazisi oldukça genişti. Bahçe içinde müstakil bir evdi. Bahçedeki bitkiler birbirlerinden dekoratif taşlar ve çitlerle ayrılmıştı. Birçoğu zehirliydi bu bitkilerin. Bazılarıysa kokuları için yetiştirilen çiçeklerdi. Renkleri Handan’ın gözüne hoş geldiği için o bahçede yer almaya hak kazanan bitkiler de vardı tabii. En dıştaki kapıda iki köpeğin barındığı bir kulübe bulunuyordu. Bu köpekler Handan’ın özel uğraşları sonucunda çeşitli cinslerle çaprazlaştırıla çaprazlaştırıla genetik açıdan Handan’ın isteklerine cevap verebilir hale getirilmişdi. Kuşkusuz ki çok yoğun bir eğitimden geçirilmişlerdi.
Köpek kulübesinin iki üç yüz metre ötesinde geniş bir sera vardı. Bu seradaki çeşitli bölmelerde, bulunduğu çevrenin ikliminde yetişemeyecek olan zehirli bitkileri yetiştirecek ortamı sağlamıştı Handan. Seranın arka tarafındaysa devasa bir bina, tepeden bakmaktaydı seraya. Kütüphane… Bu binada da evdeki gibi bir ses sistemi vardı. Kitaplar… kitaplar… kitaplar… Bir sürü kitap vardı. Kütüphanenin ortasında da kocaman bir akvaryum…
Kütüphaneye yaklaşık elli metre uzaklıkta sağdaysa Handan’ın evi durmaktaydı gururla. Evde üç oda, bir mutfak, bir banyo ve bir kiler vardı.
Odalardan ikisi daha önce de bahsedildiği gibi laboratuvar ve atölye işlevini görmekteydi. Laboratuvar tipik bir laboratuvardı. Makineleri, deney tüpleri, ateşi, ateşte kaynatılan sıvının esrarengiz kokusu ve garip denekleriyle bir laboratuvar… Atölyenin de tipik atölyelerden herhangi bir farkı görünmüyordu göze.
Diğer odaysa Handan’ın yatak odasıydı. Koskoca arazide en sade odaydı. Gösterişsiz bir yatağı, gösterişsiz bir masayı, ve aynı gösterişsizlikteki bir halıyı ihtiva ediyordu burası da. Ama banyoyu gördüğünüzde yatak odasıyla banyonun aynı evde bulunduğuna inanmazdınız. Çok büyük bir yerdi. Birkaç bölmeye ayrılmıştı. Yıkanma yeri, makyaj ve kılık değiştirme malzemelerinin bulunduğu bölme ve küçük ama süslü bir tuvalet… Kiler de büyük ve dağınık bir yerdi. Birbiriyle ilgili olmayan bir sürü şey vardı odanın içinde. Her kiler gibiydi yani. Ama bu kilerin kapısına koskocaman bir asma kilit vurulmuştu. Kuvvetle muhtemel, bu karışıklığı önemli bir şeyleri maskelemek için kullanmaktaydı Handan…
Gerçi bu devasa araziye onun dışında insanlar nadiren uğradıklarından Handan’ın bir şeyleri gizlemeye çalışması paranoyakça görünüyordu; ama gerektiğinde böyle davranarak hayatta kalabilmişti. Evle ilgilenebilecek bir hizmetçi tutmaya cesaret edecek lüksü yoktu. Bir sürü gizli kapaklı işte parmağı olan birisinin değil bir başkası, kendisinden bile korkmasını doğal karşılamalıydınız…
Günlerini çok yoğun yaşadığından en ufak bir dinlenebilme ihtimalini kollar ve değerlendirirdi. İşte bu yüzden uykularının bölünmesinden nefret ederdi.
Yatağından kalkıp alelacele laboratuvarındaki arazisinin kapısının dışını gösteren kameraların bağlı olduğu ekranın karşısına geçerek gecenin bu vaktinde gelenin kim olduğuna baktı. Hiç tanımadığı birisiydi gelen. Ansızın istem dışı bir ürperme aldı bedenini. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Onun evinin önünde tanımadığı bir adam duruyor ve teklifsizce kapısını çalıyordu ha? Hem de gecenin yarısında…
Garipti… Çok garipti… Handan bu adamın kazayla kendi evinin kapısını çalması ihtimalini göz önünde bulunduracak kadar ahmak değildi. Eğer o kadar ahmak olsaydı şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu. Eşofmanının cebinden yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen bir nesne çıkardı, onu sol avcuna gizledi, kapıyı açmayı sağlayan düzeneği çalıştıran düğmeye bastı ve adamı beklemeye koyuldu.
İnterkomun mikrofonundan adamın kim olduğunu sormaya gerek görmedi; zira elektronik cızırtılar eşliğinde kulağına gelecek olan o sesteki cızırtı ondan birçok şeyi gizleyebilirdi.
Megafondan adama ciddi bir ses tonuyla kütüphanenin yolunu tarif etti ve yol boyunca nasıl hareket ettiğini kameralardan gözetledi. Çünkü her türlü veri, hayatta kalmasını sağlamak için önemliydi.
Yavaş yavaş ama emin adımlarla yürüyordu adam. Rahattı. En ufak bir çekincesi vardıysa bile bunu ustalıkla gizleyebiliyordu Handan’ın dikkatli gözlerinden.
Orta boylu ve heybetli bir adamdı. Esmerdi. Gözleri de karaydı. Kafasını kazıtmış olduğu için saçlarının rengi belli olmuyordu. Kafası pırıl pırıldı. Tek bir tel saç dahi yoktu bu kafada. Bu parıltı adamın titizliğini belgeliyordu. Kısa kollu mavi bir gömlek giymişti. Altına da mavi keten bir pantolon… Pantolonun paçaları, titizce boyanıp cilalanmış simsiyah deri çizmelere sokulmuştu. Çizmeleri uzun konçluydu. Dizlerinin yarım parmak gerisinde sona eriyordu konçlar. İçlerinde bıçak saklamaya müsait bir çizmeydi yani… Ama Handan şaşırmıştı. Kısa kollu bir gömlek giymişken uzun konçlu bir çizme giymek ne demek oluyordu? Bu adamın düpedüz çizmesinde bıçak taşıdığını ima ettiğini düşündürüyordu Handan’a.
Kütüphaneye gitmek için yürüdüğü yolun üzerinde bir yükselti bulunmaktaydı. Bu yükseltiden çıkarken dengesini kaybetmesinden sonra adımlarını hızlandırdığında adamın hafifçe aksadığını fark etmişti. Yavaş yavaş yürümesinin nedeni belki de aksayışını gizlemek içindi. Ya da çizmelerindeki silahlar dengesini bozuyordu belki.