Kategoriler
edebiyat Genel

09.12.2018

Bir modern zaman şamanı olmaya çalışıyordu. Tuhaf bir tipti bence. Ne yalan söyleyeyim, önce özenti birisi olduğunu düşünmüştüm; ama çaba harcadığını görünce… şimdilerde sadece tuhaf olduğunu düşünebiliyorum.
Bir sürü insan ilaç kullanmayıp bitkilerle tedavi olmaya çalışıyor. Hatta o dağ senin, bu bayır benim çiçek toplayan insanlar tanıyorum. Tamam, ohuyu normaldi; ama temizlik bezini bile bitkilerden kendi dokuması, evine plastik bir tek şey almaması, makineler plastik diye teknolojinin yüzüne bile bakmaması…
Bunlar normal miydi?
Büyük şehirde yaşamasına zinhar imkan yoktu. Ben de emekli olduğumdan buralara gelmiştim zaten. Yoksa asla karşılaşamazdık. Tüm işi gücü doğaydı. O gün elinde bir boynuz, uğraşıyordu. Bir elinde de çakmak taşından bir bıçak, sözümona tarak yapıyordu boynuzdan.
Fırsatı kaçırır mıyım, takılmaya başladım. Bana laf yetiştirmeye çalışırken de… taşın sivri ucu boynuzdan nasıl olduysa fırlayıp bacağına saplanıverdi.
Görmesem inanmazdım. Nasıl olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Bir anda, her şey bir anda oluvermiş, bacağından şakır şakır kan akmaya başlamıştı.
Ben ilk yardımdan falan anlamazdım; ama kemerimi bacağına bağlamaya çalıştım. İstemiyordu. Kan otu mu, kan taşı mı, bir şeyler sayıklıyordu. Galiba bir atardamara rastlamıştı; çünkü hem çok fazla kan akıyordu hem de kan kaybından fenalaşmış, dediği hiçbir şey anlaşılmaz olmuştu.
Yine de beni itmeye, kemeri yaklaştırmamaya çalışıyordu. Kemerin tokası demirdi, öyle diyor, yaklaştırmıyordu.
Bir şekilde kemeri bağladım, sırtladığım gibi arabaya attım. Hastahaneye gitmesi gerekiyordu. Yakınlarda hastahane falan yoktu elbette. Zaten kendinde olsa bana kesinlikle izin vermezdi.
Hastahaneye götürdüğümde, kan durmuştu; ama çok fazla kayıp olduğundan takviye gerektiğini söyleyip serum verdiler. Kendine geldiğinde, bir seruma baktı, bir yatağına, önlüğüne…
Hiçbir şey söylemeden gözlerini kapattı. Sağlığının daha önemli olduğunu o kalın kafasına sokmuş olmalıydı artık. O özenti halleriyle alay ederken elimde kozum olacaktı bundan böyle.

Yanındaki yatağımdan tiz bir düdük sesiyle kalktığımda, gözüm gayri ihtiyari saate ilişti.
İntihar saati 03:03 idi.
Üzülmedim. Geri zekalı, saçma sapan bir takıntı uğruna gitmişti.
Kendime de kızmadım. Ben arkadaşlık görevimi yapmıştım…
Gerçekten yapmış mıydım?
Acaba kan otunu ya da kan taşını…
En komiği de; cenazesini taşıyan aracın bir demir ve plastik yığını olan tren, tabutunun mdf, kefeninin de naylon olmasıydı. Başka ne olabilirdi ki?

Kategoriler
edebiyat Genel

25.11.2018

(24 Kasımda yazdığım hikayenin devamı)

Bunun üzerine, tekrar ailemin yanına döndüm. Belki kendim gibi düşünenleri bulabilirdim orada. Ailemin bulunduğu çevreye pek az girdiğimden; onların tersine içinde bulundukları durumdan sıkılan, bu durumu değiştirmek isteyen birileri vardı belki de.
Birkaç genç… Sadece birkaç genç bulabilmiştim. Onlar benim yaptığım gibi gerçek dünyaya atılmamış, yüzünün bir tarafını yakmak gibi radikal bir saçmalıkta bulunmamıştı. Onlar ellerinin nasırlarıyla övünmekle yetinmişlerdi. Aslına bakarsanız, ‘yetinmek’ sözcüğü pek bir ukalaca kalıyor. Onlar benim yapmak istediğimi, ortam değiştirmeden yapabilmiş, hatta kendilerini altınlara kabul ettirebilmişlerdi. Oysa ben…
Artık kaslanmışlardı. Yüksek ısı olmadan sertleşmenin bir yolunu bulmuşlardı.
Aralarına katılıp ellerimin nasırlanması, güçlenmek ve sertleşmek için çalışmaya başlamıştım. Artık yardımcılarımız vardı ve onlara hakaret etmeden ‘yardımcı’ diyebiliyordum.
Ve artık dünyayı yavaşlatmaktansa onu hızlandırabileceğimize inancım vardı.
Yanık yüzüm de; sadece küçük bir kayıptı.
Kendi inancıma, amacımı sonuna kadar gerçekleştireceğime dair bir hatırlatma…

Kategoriler
edebiyat Genel

11.03.2018

Anlayamıyordum! Bir türlü anlayamıyordum! Nasıl oluyordu da her sabah tam yatağımın üstünde bir adet, istisnasız hepsi mis gibi kokan gül olduğu halde uyanıyordum?
Kapı kilitliydi. Hatta olayın gerçekleştiği ilk günden sonra sürgülemiştim. Camlar da sürgülüydü. Zaten demir parmaklık vardı hepsinin önünde. Parmaklıkları da kontrol etmiştim, hepsi sağlamdı.
Balkonun kapısını da kilitliyordum. Zaten üstü kapanabiliyordu balkonun ve yatmadan önce kapatıyordum. Bildiğim kadarıyla bir çilingir kapıya zarar vermeden açamazdı. Üstelik kapı sürgülüyken hiç açamazdı…
Peki nasıl? Nasıl oluyordu da her sabah bir tek gülle uyanıyordum? Her defasında bambaşka bir renkte oluyordu gül. Belli bir sırayı da izlemiyordu renk değişimi. Bazen üst üste aynı renkte olabiliyordu da. Değişmeyen tek şey, her gün bir gülle uyandırılışımdı kısacası. Nedenini, nasılını hiç bilmiyordum. Gülle uyandırılmamın nedeni tahmin edilebilirdi belki. Yani ilk akla gelen şeyi, birisinin bana aşık olduğu ihtimalini düşünmemezlik edemezdim. Peki neden bir kart yoktu gönderdiği, ya da yerleştirdiği güllerde? Bu da olayın gizemine gizem katıyordu.
Bir aktar dükkanım vardı ve tek başıma işletiyordum dükkanı. Dikkatimi çeken sürekli bir müşterim yoktu. Ya da bana olan ilgisini öyle veya böyle belli eden birisi…
Çok az arkadaşım vardı ve hepsi de kadındı. Hiçbir ipucu yoktu. Hiçbir ipucu…
Bu aşktan çok sapıklıktı artık. Aylardır devam etmekteydi bu durum ve aylardır diken üstünde yaşıyordum.
Belki de uyurgezerdim ve bu gülleri uykumda kendim alıyor ve yatağıma koyuyordum. Çocukluktan beri böyle bir şey başıma gelmemişti. Yine de bunun olup olmadığını anlamam gerekiyordu. Güvenlik kameraları yerleştirdim evin dört bir yanına. kapatıp açmayı da zorlaştıran şifreler koydum. Kapatan da açan da görüntülenecekti kamerada. Uykumda şifreyi çözsem de; bunu yaparken görüntülenecektim.
Kameralarda hiçbir zaman görüntülenmedi gülün yatağıma konuluş anı. Sadece o anlar, on dakika boyunca kameralar hiçbir şey kaydetmez oluyordu o kadar.
Bunu ne sağlıyordu, o teknolojiye ya da bilgiye bile sahip değilken; benim uyurgezer olmadığım kendiliğinden kanıtlanmış oluyordu. Üstelik güllere öyle büyük bir düşkünlüğüm de yoktu. Gül güldü işte. Hatta fazlaca abartıldığını bile düşünüyordum ben güllerin.
Bir gün geldi ki, ben artık bunu düşünmekten vazgeçtim.
Sabah kalkıyor, gülü yatağımdan alıp vazoya koyuyordum. Fazla gülleri tahliye etmenin yolunu da bulmuştum. Biriktirip bir çingene kadına üç kuruşa satıyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

10.03.2018

Toprağı kazmaya başladı. Neden kazdığını, neyi amaçladığını, ne aradığını bilmiyordu. Yavaşça, emin kazma darbeleriyle, sabırla kazdı. Yıllarca tek işi bu oldu. Yüzlerce kürek ve kazma eskitti. Yoluna çıkan kayaları kırmak için balyozlar paraladı. Çukur üzerine yıkılmasın diye iskeleler çaktı, merdivenler yaptı…
Ta ki, o kadar derine nasıl girdiği anlaşılamayan ve nasıl olmuşsa paslanmamış demir bir sandığa rastlayana kadar…
Sandığı çok kolay açmıştı. İyi bir değişiklikti bu onun için. Sandığın içinde yepyeni, sapasağlam bir kazma, kürek ve balyoz buldu ve kazmaya devam etti.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.02.2018

Bir parktaydı. Çocuk parklarında genelde olan havada ellerinle yürümeni sağlayan çoklu barfikslere benzeyen yolun başında, demir merdivenlerden çıkmaktaydı. Heyecanlıydı. Ne zamandır oraya gitmemişti. Acaba bir değişiklik var mıydı? Onu özlemişler miydi?
Merdivenler, normal den çok daha fazlaydı. Zaten bu da normal bir el yolu değildi. Adını bilmese de elleriyle yürüdüğü için el yolu diyordu buna. Gerçi sadece elleriyle yürümeyecekti; ama bunun amacı buydu nihayetinde.
Merdivenlerden çıktı. Üç çubuğu elleriyle geçti ve şimdi… Bu işin en zor anına gelmişti. Barfiks çeker gibi yapıp kendisini demirlere çekecek, ayaklarını demire koyup el yolunun üstüne çıkacaktı. Neredeyse her hafta yaptığı bir şeydi bu. Çok zorlanırdı; ama değerdi…
Dördüncü demir çubuğa ayaklarını koyduğu anı çok severdi; çünkü tam o an değişim başlardı. Her şey değişirdi… Ayaklarının altında demir değil de toprak bir yol olurdu o an. Tam o an…
Parkın sıradan kokusu, çocuk sesleri… yerini yemyeşil bir kokuya ve kuş seslerine bırakırdı. Hem de herbiri bir bülbül kadar güzel sesli, sesini başka hiçbir yerde duyamayacağınız, oraya özgü kuş sesleri…
Çocuklar vardı orada. Bir sürü çocuk. Geri dönmekten vazgeçmiş…
İşte, o gün, o an, o da aşağıdaki dünyadan vazgeçmek için çıkıyordu.