Kategoriler
edebiyat Genel

12.02.2020

Lükse oldukça düşkünümdür. Giydiğim her şey hem şatafatlı; hem de son derece kalitelidir. Yani gösterişli görünen her şeyle ilgilenmem. Yine de o dilenci çocuğu görür görmez etkilendim. İstemesem de oldu. Nasıl bu denli etkilenebildim ondan? Kıyafetleri yırtıktı, kirliydi… Sadece İtalyan deri montu hariç… O her yerde görünmeyen bir şeydi. İnanılmaz pahalı olmasına karşın, o iğrenç bedeni sarmaktaydı ve ben, o iğrenç bedenden mi; yoksa o harika deri monttan mı etkilendiğimden pek emin değildim. Her ne kadar iğrenç desem de durum böyleydi. Acaba o montu çıkarsa?
Bir defada, sertçe verilen emirlere genelde uyulurdu. Ben de ona tek nefeste ‘Çıkart!’ dedim montu tırnağımın ucuyla; ama kesin bir şekilde göstererek.
Çıkarttı…
Artık emindim.

Kategoriler
edebiyat Genel

20.01.2019

Eski bir çantası vardı. Onu sırtında çantası olmadan hiç görmemiştim. Gövdesi deve derisinden yapılmış bir çantaydı. Yani kapkalın, semsertti. Adeta şu plastik bavullara benziyordu. Oval bir şekli olması görünümünü ilginçleştiriyordu. Ayrıca tek gözlüydü ve kapağı, bir kontrast yaratmak istercesine kuzu derisinden yapılmaydı.
İşte bu çantada ne olduğunu hep merak etmiştim; çünkü onu çantasının içinden bir şey çıkarttığını ya da çantaya bir şey koyduğunu görmemiştim. Soramamıştım da bir türlü. Ayıp olacağından, haddimi aştığımı düşeceğinden… Çünkü, biraz mesafeli, korkutucu bir şekilde mesafeli biriydi. Gerçi, normal hali iyiydi de; bazen… ondan korkardınız ve araya koyduğu o garip mesafenin, o kurşun perdenin ardında büzüşüverirdiniz.
Ama o gün, sonunda merakım giderilmişti…
Onu ve beni gasp etmeye çalışan salak bir adam yüzünden. Sayesinde mi demeliydim?
Gasp esnasında, yardım çığlığı ya da başka bir şey yapmayıp; tuhaf, keskin ve art arda gelecek bir şekilde ağzından çıkan birkaç tıslamanın hemen sonrasında…
Kapak açılmış ve o çıkmıştı. O yaratık! Bir yılan… Bir yılandı!
Gaspçının koluna o sivri dişlerini bir güzel geçirmiş, hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir gereksiz şey yapmadan ya da komut falan almadan; çantaya gerisingeri girivermişti.
Ondan korkmalı mıydım? Tuhaf bir tıslama sonrasında böylesine rahatlıkla öldürülebilirdim pekala. Gerçi gaspçı çabucak ölüvermişti. En azından acısız bir ölüm olacaktı; ama kim ölmek isterdi ki? Acısız da olsa…
Bir daha onunla karşılaşmak istemeyeceğimi biliyordum.
Ondan korktuğumdan mı?
Elbette, ama dahası vardı. Ona özeniyordum. Bir yılan, bir silah taşımak istiyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

22.11.2018

Bir tercümandım. Dünyada konuşulan tüm dilleri biliyordum.
İnanın bana…
Bir dili öğrenmek için onu birkaç saat dinlemem yetiyordu. Aranan bir insandım. Bereket çoğu bana inanmıyordu. İşin içinde bir iş olduğunu düşünen, kendilerini uyanık olarak gösterip benimle ilgilenmeyen, bana iş veren insanlara aptal gözüyle bakan insanların varlığı ilginçti. Aptal yerine konmaktan korktuklarından gerçekten aptallaşan insanlar…
Her ipte oynar, her tür çeviriyi yapardım.
Her dilin mantığını anladığım için; kültürlerin insanları nasıl etkilediğini görüp hiçbir şeye şaşıramaz hale gelmiştim belli bir zaman sonra. Bu kadar basit bir şeyde şaşırılacak bir şey bulamazsınız değil mi? Başlangıçta ben de öyleydim, sonra çok şaşırdım ve şimdi… Tıpkı sizin gibiyim. Artık şaşırmıyorum; ama… Umarım aramızdaki farkı anlayabiliyorsundur.
Bir gün, kendime bir dil uydurmaya karar verdim. Kendimin dahi çeviremeyeceği karmaşıklıkta, kültürü olmayan, ya da bir tek kültürü, doğasında olabilecek muhafazakarlığa mahal vermeyecek kadar baskın olamayacak derecede kültürler karmaşasıyla çalışan, karmaşık bir çalgıya benzeyen, tabiri caizse; telleriyle perdelerinin, delikleriyle borularının, derisiyle kasnağının nerede bitip nerede başladığı anlaşılmayan bir dil…
Yıllar geçti…
Bir an geldi ki ben fark ettim. Bir şey kafama dank etmişti o an…
Ben zaten öğrendiğim her dilde tuhaf çalgıma bir tuhaflık daha eklemekteydim…

Kategoriler
edebiyat Genel

15.08.2018

Tahtadan kemikleri, iplerden eklemleri, kemiklerin ve yumuşacık kuzu derisinin arasına da dolgu olsun diye tüy ya da süngerden etleri olan, irili ufaklı kuklalar yapıyordu. Ve türlü türlü kıyafetler dikiyordu bu kuklalara.
O kadar çok kuklası vardı ki, o kadar farklı karakterler yaratmış ve o kadar farklı oyunlar yazmıştı ki onlara… nasıl olup da bunları bir tek kişinin yapıp yaratabildiğine şaşıyordum her defasında.
On kişilik, oldukça ferah bir çadırda oynatıyordu kuklaları. Çadırın ortasında bir soba yanardı. Tek ışık kaynağı da sobadan yanan ışık ve bu ışığı çoğaltmak için uygun yerlere yerleştirilmiş aynalardı. Bu aynalar aynı zamanda kukla oyununun gerektirdiği gizemli havaya da hizmet ederdi.
Kuklalar sadece insan görünümünde de olmazdı. Hayvanların ve bazen; sözgelimi, yürüyen ağaçları ihtiva eden oyunlar yazıldığı vakit bitkilerin de birer kuklaları oluverirdi.
Kuklacı, günde oyuna harcadığı zamanın üç katını kukla yapıp onlara oyun hazırlamak için ayırırdı.
Aklı ya da eli hiç şaşmamış, sesi hiç karışmamıştı. Sadece taklit yeteneğinden faydalanmazdı ses değiştirmek için. Bazı küçük çözeltiler icat etmişti sesini değiştirmesine yardımcı olan. Geçici olarak tabii.
Genellikle ateşe atacağı çözeltiler hazırlardı izleyenlerin algılarını değiştirmeyi sağlayan.
İzleyicilerin çadırda fındık fıstık yemelerine izin verir, hatta bunu desteklerdi pür dikkat onu izlememeleri için. O gerçekçilik peşinde değildi. Ya da illüzyon yaratma. O inandırıcılık peşindeydi. Ne var ki, inanmalarını istediği şey oyunun gerçekçiliği değil, karakterlerin ve kurgunun gerçekçiliğiydi. Onun için sesi ve atmosferi önemser; ama seyircinin dikkatini üzerinde toplamayı önemsemez görünürdü. Eğer oyun gerçekçi gelirse, seyircinin nefesini bile tutacağını ve onu izleyeceğini bilirdi çünkü. Oyunun güzelliği, gerçekliği ve inanırlığı, fıstık ve çekirdek kabuklarından duyulan sesin azlığına, hatta mümkün olursa yokluğuna göre anlaşılırdı.

Kategoriler
edebiyat Genel

02.01.2018

Bir atölyem vardı. Ayakkabı yapıyordum. Vardı, yapıyordum..Şimdi sadece bir tezgahtarım. Ayakkabıcıda bile değil. Bir saatçide…
Aniden oldu her şey. Birisine güvendim, falan filan işte…
O önemli değil de; ben saat kayışlarının derisinde mi bulacağım huzuru? Neden deri kokusunu, onunla uğraşmayı o kadar seviyorum bilmiyorum. Ayakkabı yapmayı seviyorum zaten. Deri bez ya da başka bir şey fark etmez; ama deri başka bir şey. Anlayamazsınız… Ancak onunla uğraşan anlar. Belki vahşi bir şey olduğunu düşünüyorsunuzdur; ama deri başkadır işte. Sanki o cansız olması gereken eşya aslında canlıdır. Canlı olan bir şeyin parçası olduğundan değil, deri olduğundan öyledir. O canlılaşan eşyayla empati bile kurarsınız. Onu kollarsınız. Satılması için değil ha, o olduğu için. Hatta satıldığında üzülürsünüz. Canınızdan can gider.
Bir saatçide, dijital saatlerin tıkırtısızlığında öylece durur, isteyenlere verirsiniz onları. başka yapacak pek bir şey yoktur. Elleriniz kaşınır bir şeylerle uğraşmadığı için…
AAAH!
Ani bir kararla, atölyemin olduğu, yıllardır uğramadığım pasaja gideyim dedim. Bir de baktım, hiç değişmemiş. Bana benzeyen bir adam, o da benim gibi iri yarı, gür bıyıklıydı, orada; benim tezgahımda çalışıyor. Benim aletlerimi kullanıyor. Ayırdığım derileri çoktan satmıştır; ama ona benzer derileri kullanarak ayakkabı yaptığını sanıyor…
Ayakkabılara baktım, ‘valla helal olsun,’ dedim içinden. Aynı benim gibi yapıyordu adam. Ustaydı vesselam.
Ben de kös kös saatçi mağazasına yollandım.