Kategoriler
edebiyat Genel

26.07.2018

Yapılmış en zarif teknenin içinde, yaratılmış en eciş bücüş yaratıkların bulunmasının mutlaka geçerli bir sebebi olmalıydı değil mi…
İnsana benziyordu bu yaratıklar. Tıpkı onlar gibi konuşabiliyorlardı da. Ne var ki, herbiri aynı sözcükler sarf ediyordu.
Hem de aynılarını… Yani tek başlarına düşünmüyorlardı…
Bir koroyu oluşturuyorlardı birlikte. Bir dilenciler korosunu…
Geçtikleri kıyıların tanrılarından bahseden; binbir dinli, binbir dilli, binbir kusurlu bir koro…
Teknenin alabandasında bir dilenmek için, bir yemek yemek ve bir de sıçmak için birlikte duran, diğer zamanlarda birbirlerinin ne görüntülerine ne de kokularına tahammül edebildiklerinden birbirlerinden ellerinden geldiğince uzak kalmak isteyen yaratıkların bulunduğu teknenin dümeninde de kimse olmazdı çoğunlukla.
Bazen, onları uzaklaştırmak için görevlendirilen en düşük rütbeye sahip bir er, gaz maskesiyle girer, onları kendi kıyılarından uzaklaştırır, sonra da şişme botla yanlarından ayrılırdı.
Bu teknenin adı Deniz Kestanesi’ydi.
tıpkı onun gibi ayağa battığında çıkmak bilmediğinden mi insanlar koymuşlardı bu adı; yoksa teknenin sakinlerinden birisi mi kendilerine uygun görmüştü?
İkinci seçeneğin doğru olma ihtimali çok daha yüksekti; çünkü teknenin pruvasında, birkaç deniz kestanesinin birleştirilmesiyle oluşturulmuşa benzeyen devasa bir deniz kestanesi duruyordu.
Belki de onun için, o civarlarda, deniz kestanesi, bu teknenin varlığından yüzyıllar sonrasına kadar uğursuz sayılacaktı.
Belki de binyıllar…

Kategoriler
edebiyat Genel

15.07.2018

Avcundaki çizgileri kadına gösterdiğinde, geleceğinin o kadın tarafından okunacağını umuyordu. Hiç yoktan onun bir çift palavra atabileceğini…
Kadının, ona saçma gelen işaretler yapmak suretiyle dilsiz olduğunu belirtmesini değil…
Oysa elini alıp baktığında konuşmaması hiç tuhaf gelmemişti ona. Kuzu kuzu elini uzatıp geleceğini ona teslim etmekte behis görmemişti.
İyi olmuştu… Gelecek de ancak dilsizlere emanet edilmeliydi zaten.