Kategoriler
edebiyat Genel

29.09.2018

Kekeme oluşumun sebebini hiçbir zaman hatırlayamayacağımı düşünüyordum. Bir travma sonucu başlamıştı çünkü bu durum. Şarkı söylediğimde de geçmiyordu. Bu şekilde yaşayacak ya da kontrollü bir şekilde bu travmamı anımsayıp onunla baş etmeye çalışacaktım. Terapistlere, hipnoz seanslarına girdim; ama bir türlü hatırlayamamıştım.
Dinsiz Hoca dedikleri, hiçbir müzik eğitimi olmasa da; sesiyle tedavi eden bir kadından söz edildiğini duymuştum.
Söylenene göre kadın hiçbir şekilde müzik eğitimi almamıştı. İlkokuldaki solfej derslerinden bile bihaberdi. Okumamıştı çünkü. Okuma-yazması bile yoktu.
Dinsiz Hoca sanını da; kendisi yaymış, hiçbir dinden olmadığını söylemişti herkese. Müslüman bir ülkede bunu söylemek büyük cesaretti bence.
Kendisine neden ‘hoca’ dedirttiğini anlayamasam da; ilginç gelmişti bana bu hareketi. Onun nedenini kadını gördüğümde soracak, ya da tahmin etmeye çalışacaktım soruma cevap vermediği taktirde.


Onu gördüğümde şaşırıp kalmıştım. Boyu uzundu ve iri yarıydı. Kaslıydı; ama kadınsıydı da. Yüzü çok güzeldi, bu kadar uzun boylu bir insandan beklenmeyecek kadar narindi yüz hatları.
Sesi ne kalın ne ince; ne sert ne yumuşaktı. Her şekle, her tona girebiliyordu ve bunun için şekilsiz, tonsuzdu.
Şarkı söylediğinde, daha doğrusu şarkı falan söylemiyordu o, sadece mırıldanıyordu. Yoga ya da meditasyon yapanların tek heceden oluşan basit; ama görkemli ezgilerine benzemiyordu onunki. Onunki bazen azametli bazen sakildi. Karmaşık, basit ve etkiliydi. Sözsüz; ama çok sözlüydü. Doğru sözcükleri zihninde nasıl oluyorsa duyurabilecek kadar çok katmanlı ve çok sözlüydü. Jazz müzisyenlerinin yaptığı gibi anlamsız hecelerle yapılmış melodilere benzemiyordu mesela onun müziği. Kesintisiz ve mütemadiyen bir melodiydi; ama bir tek hece değildi.
Ve bana travmamı anımsatabilmiş, bu sayede sesimi ve sözlerimi özgür kılabilmişti.
Travmam ne miydi?
Ne söylesem beni dinlemeyen insanlar yığınının etrafımı sarmışlığıydı. Bu kadar basit ve genel bir travmadan nasıl kurtulabilirdim ki?
İnsanların beni dinlememelerini neden bu kadar dert edindiğimi bilmesem de; bu travmadan nasıl kurtulduğumu anlamıştım. Mühim olanın benim dinleyebilmem olduğunu anladığım için kurtulmuştum bu travmadan. Tıpkı bu kadar değerli bir ezgiyi dinleyebildiğim ve onu taktir edebildiğim gibi… Bu benden kaynaklanıyordu. Benim dinleyebiliyor, taktir edebiliyor oluşumdan ve ben, bunun için müteşekkirdim.
Bu arada, kadının neden kendisine ‘hoca’ dedirttiğini sormak aklıma gelmemişti o hengamede; ama bir fikrim vardı. Bu fikri elde edebilmek için kadını görmem bile gerekmiyordu aslında.

Kategoriler
edebiyat Genel

26.07.2018

Yapılmış en zarif teknenin içinde, yaratılmış en eciş bücüş yaratıkların bulunmasının mutlaka geçerli bir sebebi olmalıydı değil mi…
İnsana benziyordu bu yaratıklar. Tıpkı onlar gibi konuşabiliyorlardı da. Ne var ki, herbiri aynı sözcükler sarf ediyordu.
Hem de aynılarını… Yani tek başlarına düşünmüyorlardı…
Bir koroyu oluşturuyorlardı birlikte. Bir dilenciler korosunu…
Geçtikleri kıyıların tanrılarından bahseden; binbir dinli, binbir dilli, binbir kusurlu bir koro…
Teknenin alabandasında bir dilenmek için, bir yemek yemek ve bir de sıçmak için birlikte duran, diğer zamanlarda birbirlerinin ne görüntülerine ne de kokularına tahammül edebildiklerinden birbirlerinden ellerinden geldiğince uzak kalmak isteyen yaratıkların bulunduğu teknenin dümeninde de kimse olmazdı çoğunlukla.
Bazen, onları uzaklaştırmak için görevlendirilen en düşük rütbeye sahip bir er, gaz maskesiyle girer, onları kendi kıyılarından uzaklaştırır, sonra da şişme botla yanlarından ayrılırdı.
Bu teknenin adı Deniz Kestanesi’ydi.
tıpkı onun gibi ayağa battığında çıkmak bilmediğinden mi insanlar koymuşlardı bu adı; yoksa teknenin sakinlerinden birisi mi kendilerine uygun görmüştü?
İkinci seçeneğin doğru olma ihtimali çok daha yüksekti; çünkü teknenin pruvasında, birkaç deniz kestanesinin birleştirilmesiyle oluşturulmuşa benzeyen devasa bir deniz kestanesi duruyordu.
Belki de onun için, o civarlarda, deniz kestanesi, bu teknenin varlığından yüzyıllar sonrasına kadar uğursuz sayılacaktı.
Belki de binyıllar…