Kategoriler
edebiyat Genel

26.08.2018

Yıllardır içinde büyüttüğü hayali, sonunda gerçekleşmişti. İşte Japonya’daydı. Ne gerekiyorsa yapmıştı. Tek başına, yanında kimse olmadan; amacına ulaşmıştı. Braillein, otomatik makinelerin ve düzgün sarı çizgilerin ülkesine. En çok da braillein… Yazısı her yerdeydi işte. Elleriyle okuyordu; çünkü Japonca biliyordu. Buraya gelmeden yıllar önce öğrenmişti. Ona düşeni yapmıştı. Hatta gelmeden önce bir iş bile ayarlamıştı.
Burayla ilgili kötü şeyleri de kabullenmişti. Yalnızların ülkesi Japonya, meyve fakiri Japonya, canı çeyrek kokoreç çekse yiyemeyeceği Japonya, yabancıları kolay kolay kabullenmeyen, onları küçük bir çocuk yerine koyan, ciddiye almayan Japonya, bir kafede tanışıldığında; seni aramak, tekrar görüşmek için binlerce söz verip birini bile tutmayan insanların olduğu Japonya…
Ama o; istemişti burayı işte. Kabullendikten sonra arzu etmişti. Her haliyle, daha görmeden; ama bilerek sevmişti.
Burayı cinayet işlemek için istemiş olmalıydı. Gerçi daha bunu bilmiyordu. Önce küçük şeyleri, küçük insanları öldürmeye başlamıştı çünkü. Farkına bile varmadığı insanları, farkına bile varmadığı olayları…
O yalnızların arasına karışmak onun için hiç zor olmamıştı. Dışlanıp küçümsendiğini anlamıştı; ama bunu bildiği için o kadar da rahatsız olmamış, kendisi gibi dışlanıp küçümsenenleri arama ve bir topluluğa katılma dürtüsüne bile kendisini teslim etmemişti. Kendi ülkesinde ona yapılan karşısında buradaki küçük şey kıyaslanamazdı bile. İlk aşamada çoğu söylenen sözü anlayamıyordu hem, varsın küçümsesinlerdi, varsın dışlasınlardı…
Ardından rutine kendisini kaptırmıştı. Sonra da arayışlar… İstediği şeyleri yapabilirdi burada. İstediği gruplara, topluluklara ya da; geçici takımlara katılabilir, onlarla bir kere her şeyini paylaştıktan sonra, onları sonsuza kadar unutabilirdi.
Arkadaşı bile olabilirdi; ama başka birisinin arkadaşı olduğu; ya da bir şekilde topluluklardan birisinden olup onunla mecburiyetten karşılaştıkları için değil; gerçekten arkadaş olmak istedikleri için…
İşte bu hengamede, oraya alışırken; her gün bir cinayet işlediğini önceleri fark etmedi. Hem de buraya geldiğinden beri her gün…
Geçmişini, geçmişindeki insanları ve olayları teker teker öldürüyordu. Kendisini buduyor, desteklerle, büyüyecek yerlerini şekillendirmeye başlıyor, yavaş yavaş değişiyordu kendi elleriyle.
Bu, köksüzleştiği ya da bunu hedeflediği anlamına gelmiyordu. Eski ülkesinden; diğer ağaçlarla köklerini bile sıkıştıracak mesafesizlikte büyüdükleri bir yerden gelmişti ve gövdesiyle dalları onlara göre büyümüştü. İşte o da; diğer dallara uzanan dallarını teker teker budamaya başlamış, gövdesini desteklerle değiştirmeyi; ya da budamayı uygun görmüştü. Ya da budayamadığı yerleri kabullenmeyi…
Diğer ağaçların çok yakın olduğu yerde; yani eski ülkesinde, gökyüzünü görememişti doğru düzgün. Gerçi şimdi de gerçek mavinin ne demek olduğunu bilmiyordu; ama onu anlayabiliyordu artık.
Eskiden; ona renkleri bilip bilmediğini, onlar hakkında bir fikri olup olmadığını soran onlarca kişiye söylediği şeyi anımsamıştı o zaman.
‘Mavi,’ demişti onlara, ‘iki cam şişenin birbirlerine vurmasından çıkan sese benziyor.’
Aslında yanılmıştı. Daha doğrusu eksik söylemişti; çünkü orada o kadar duyabiliyordu maviyi. Oysa burada; mavinin bir sürü cam şişeden çıkan bir dalga sesine benzediğini, arada küçük bronz kaselerden çıkan çınıltı seslerinin ona eşlik ettiğini işitebilmekteydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

19.08.2018

Kervanın en arkasında, istenmeyenlerin yolculuk ettiği mevkide kimsenin binmek istemeyeceği, kötü huylu bir devenin üzerinde seyrediyordu genç kız. Genç yaşta kocasını öldürmek suretiyle dul kalmıştı. Aslında kendisini dul bırakmıştı desek daha doğru olur. Herkes bunu bilse de; kimse bir şey ispat edemeyeceğinden ve kız liderlerinin kızı olduğundan sadece dışlanmakla kalmıştı. Taşlanmaktansa dışlanmak evlaydı. Zaten kendisi toplumunu çoktan dışlamıştı. Kendisi her ne kadar sessiz olsa da; devesine o kadar çok çıngırak takmıştı ki; zaten huysuz olan hayvanı deli ediyordu bu çıngırak sesleri. Tabii ki kervanda da dikkat çekiyordu. Gerçi o kadar büyük bir gürültü olmasa da; çıngırakların metallerinden yansıyan güneş bile dikkatlerini çekiyordu insanların.
Yaptığı her harekette insanları kızdırma amacı gizliydi. Neden zerrece önemsemediği bir toplumun dikkatini bu denli çekmeye, toplumu oluşturan insanların kızgınlıklarını kendi üzerine celp etmeye bu kadar meraklıydı, anlaşılır gibi değildi.
Bir dul, asla koku sürmezdi. O ise en keskin kokular sürerdi sürebileceği her yere. Devesine bile…
Bir dulun çadırının içi koyu renklerle döşeli olurdu; ama o rengarenk döşemişti çadırını. Kıyafetlerini keza…
Bir dul kesinlikle evlenmek isteyen kızların yaptıkları gibi kırmızı püsküllü şal takmazdı. Bir dul bir daha evlenemezdi çünkü. Oysa o her ne kadar dışlanmış olsa da; kırmızı püsküllü şalını takmadığı bir gün bile olmamıştı.
Her ne kadar dışlamış ve dışlanmış olsa da; onun gönlü toplumunun en kuralcı, en doğrucu adamındaydı. O ise; kıza hiç bakmayacaktı. Kız biliyordu bunu; ama yine de; kendisini değiştirmiyor, ısrarla aynı yolla adamın dikkatini çekmeyi umuyordu. Gerçi bunun için mi böyle hareket ediyordu, emin değildi. Ona kalırsa karakteri böyle olduğundan bu şekilde davranıyordu; ama diğer taraftan da; bir şekilde adamın dikkatini çektiği hayalleri süslüyordu yüreğini.
Bir gün, o gün, kervan konakladığı vakit, çadırlar kurulurken; adam öndeki yerinden arkaya sıvışıp kıza bakmaya gitmişti gizlice. Kızın çadırla cebelleşmekten gözünün hiçbir şeyi görmediği zamanlar olurdu bu anlar. Adam bunu bilirdi ve hep bu zamanlar kızı izlemeye giderdi. Normal olan bir şeyi yaptığı tek an bu an olduğu için belki…
Gözlerinde imkansızlığın karaltısı, öylece izlerdi kızı. Bu anları fark etseydi, kız belki de adamdan vazgeçmişti çoktan; ama asla fark etmeyecekti. O gün de fark etmemişti. Adam dikkatliydi.