Kategoriler
edebiyat Genel

29.06.2019

Bir tuhafiye dükkanım vardı; ama öyle bildik tuhafiyelerde olduğu gibi kumaş, düğme falan satmazdım. Bana tuhaf gelen her şeyi elde edip dükkanımda bulundurur, isteyen olursa da; o an aklımdan geçen bir fiyat söylerdim. Eğer anlaşırsak satardım. Anlaşırsak…
Bu dükkanı sadece iş olsun diye açık tutardım. Sevdiğim bir işi yapmanın saadeti için. Yaşamak için para kazanmaya gerek olmayacak kadar paralıydım ben. Özgürlük bana zimmetliydi sanki, öyle hissederdim.
Oysa bir gün dükkanıma gelen bir adam tarafından hayatımın değiştirileceğini bilmiyordum. Hayatımın değiştirilmesinde hiçbir söz hakkımın olmayacağını, özgürlüğümün arkasından öylece bakacağımı…
Zayıf bir adamdı. Dükkanıma bir kadın çorabı almaya gelmişti. Eh, birçok insan gibi o da bildik tuhafiyelerden sanmıştı burayı.
Bir kadın çorabı vardı ama. Tek bacaklı… Bir şekilde bulduğum defolu bir ürün.
Onu gösterip normal çorapların en az üç katı bir fiyat istediğimde, adamın kabul etmesini beklememiştim.
Banka mı soyacaktı acaba? Ne yapacaktı bu çorapla?
Bana da çok benziyordu.
Bir şekilde çorabın izi sürülse, bana kadar gelse polisler…
Gülüp geçtim, parayı alıp çorabı verdim.
Adam dükkandan çıktığında da sessizce dua etmekle yetindim, kuruntularımın gerçeğe dönüşmemesi için..
İşe yaramadı.

Kategoriler
edebiyat Genel

16.09.2018

Kızağa koşulmuş bir çift köpeğin soluk seslerinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. Henüz kızak hareket etmediği için karda sürüklenme sesini duymak mümkün değildi.
Bir de; eğer işitme duyunuz iyiyse, hafifçecik bir insan soluması duyabilirdiniz. Genç bir kadının hafif, emin ve rahat soluklarını. Bu soluklardan, kadının çok güzel rüyalar görebildiğini anlamanız mümkün mü, bilinmezdi; ama öyleydi. Çok mutlu bir kadındı. Köpeklerini, kızağını, kendisini ve birkaç gün sonra göreceği kocasını çok sevdiği için değil. İçten gelen ve bitmek tükenmez bir mutlulukla kutsanmıştı o. Bunun tek nedeni buydu. Bu arada, kocasını deli gibi özlemesine rağmen neden hala kızağı hareket ettirmediği bir gizemdi. Belki de bir gündüz düşü görmekteydi. Ya da; kopuzunu arkasından çıkarıp çalmadan yola devam etmek adeti değildi. Her yolculuğa bir duayla başlardı. Kendi uydurduğu, doğaçlama bestesi ve güftesi olan bir duayla…
‘dua’ diyordu; ama bu bir tür monologdu. Aslında her monolog gibi, gizli bir dialog… Tanrıya mı hitap ederdi, tam olarak kendisi bile bilmezdi.
Sadece yolculuklarında almazdı kopuzu eline. Önemli gördüğü her işi yapacağında ya da bitirdiğinde alırdı istisnasız.
Nasıldı tanrıyla arası? Tüm bunlara rağmen iyi olduğu söylenemezdi.
Ona epey serkeşlik ettiği, gerçeğin ta kendisiydi.
Peki neden her fırsatta diyalog kurmaya çalışıyordu onunla?
Bir istediği vardı tanrıdan çünkü.
Normal olabilmek. Mutsuz olabilmek.
Soluklarının ağırlaşabilmesi ve hıçkırıklardan kesikleşmesi belki…