Kategoriler
edebiyat Genel

07.12.2018



Bir sabah uyandığımda bir baktım, iki yaşındaki bir çocuğun bedenindeyim. Vücudumu yokladım, ağrı sızı yok. Gerindim, kalktım, yürüdüm. Farklı basıyordu ayaklarım. Bedenim ferahtı. Sanki çimlerin üzerindeydim her daim. Toprağı, doğayı unutmamıştı henüz vücudum. Ona göre yapılan ayar, şehir tarafından bozulmamıştı daha. Şehir, kötü alışkanlıklar, keder, umursamazlık... henüz şeklini değiştirmemişti.
Ah...
Yüzüme dokundum. Payına düşen duman çok azdı gözeneklerimin. Yüreğimi yokladım. Öfkenin asidiyle çok az hırpalanmıştı. Hatta öfkeyi bilmiyordu bile.
Dudaklarıma dokundum, çok gülmüş, çok ağlamışlardı; ama hepsi de gerçekti. Yapmacığı bilmemişlerdi şimdilik.
Bir tek zihnim... O eskiydi ve vücuduma, yani yeni vücuduma her şeyi hatırlatıp öğreten de o olacaktı... Oldu... Artık iki yaşındaki bedenim, her şeyi yaşamıştı. Hem de hiç yaşamadan...
Zavallıcık!
Yine de...
İki yaşındaki vücudumu sevmiştim. Onunla bir şansım daha olabilirdi.
Olabilir miydi?

Kategoriler
edebiyat Genel

09.11.2018

Bana herkes ne kadar sıradan bir adam olduğumu haykırır. Tamam haykırmaz; ama bakışlarıyla, hayır dudaklarıyla… ima eder.
Neden bilmiyorum. Tanışırız ve…
Şöyle bir dudak bükerler… Herkes böyle yapar beni gördüğünde.
Anlamıyorum!
Görünüşümden mi? Alçak ve ince sesimden, bir türlü sakal bıyık çıkmayan, kadınsı yüzümden mi? Birisini gördüğümde geçmesi ya da oturması için kenara çekilip yerimi verişimden mi? Herkese ‘siz’ şeklinde hitap edişimden, pek kısa gülüşümden, az konuşuşumdan mı?
Neden! Neden!
Bir kadını gördüğümde dinleyişimden, tepeden tırnağa süzmeyişimden mi?
Fikrimi sadece yerinde söyleyişimden, insanların sözlerini kesmeyişimden mi?
Ha belki kitap okuduğumu gördüklerinde, belki biraz o zaman dikkate alır beni bazıları. Okuduğumun ne olduğunu, hakkında ne düşündüğümü sorarlar…
Ve daha doğru düzgün konuşamadan keserler sözümü, anlatmaya başlarlar. Onları dinledikten sonra da… Kendilerinden pek memnun, beni dinlemeden; biraz önce söylediklerinin sarhoşluğuyla kafalarını sallarlar.
Kendi kusmuklarını akıtan, iğrenç birer emme basma tulumbadır hepsi. Oysa suyu yeraltından çeker bir tulumba, kendi midesinden değil… İşte onlar bunu bilmezler.
Sadece bir kere, bir kişi dikkate almıştı beni. Gözleri yüzümde dolaşmış, dinlemişti sözlerimi.
Bir kadın…
Çalıştığım yerin temizlikçisi…
Bir üniversitede çalışıyorum ben. Bir kütüphanede kitap diziyorum, onların girdisini çıktısını yapıyorum falan…
İşte o kadın bana hep öyle, uzun uzun bakar. Sordum, evli değilmiş. Acaba istediğince yönetebileceği bir av olarak mı görünüyorum ona? İçten içe ben de merak etmeye başlamıştım. Onu mercek altına almış, insanlarla nasıl konuştuğunu dinlemeye, tabii denk geldikçe, başlamıştım.
Aslında gözlemleyecek pek bir şey yoktu. O da benim gibi, başı önde dolaşıyordu. Hakkında yapılan şakalara gülmüyor, emredileni sessizce yapıyor, meslektaşlarına dahi saygılı duruşuyla, benim hamurumdan bir kadın olduğunu haykırıyordu bana.
Kitap da okuyordu molalarında.
Peki neden ben bu kadından hoşlanmıyordum?
Bilmiyordum…
Kadını görünce dudak bükmüyordum. Hatta ona saygı duyuyordum; ama ondan hoşlanmıyordum.
Çünkü, galiba, artık fazla mütevazı olmaktan hoşlanmıyordum ve kendimi kadında görmekten, kelimenin tam anlamıyla gıcık oluyordum. O benim aynam olmuştu ve…
Onun sayesinde bir karar verdim. Ona baka baka makyaj yapmaya…
Ona, olabildiğince az benzeyecek şekilde boyanmaya…