Kategoriler
edebiyat Genel

17.01.2019

Bir sayfiye yerinin çarşısı boyunca yürümekteydi. Birkaç dükkandan, birçok tezgahtan müteşekkil küçük bir çarşı…
Çarşının en ucunda, gözleme ve kek satan bir dükkan vardı. Tüm gün boyunca yüzdüğü ve çarşıya kadar epeyce uzun bir yoldan geldiği için açlıktan karnı guruldamakta, halsizlikten adımları sarsaklaşmaktaydı. Onun için de bu gözlemeci dükkan şimdilik derdinin tek dermanıydı.
Dükkandan çıkanlar epey mutlu görünmekteydi. Hallerinden hoşnut birer kedi gibi… Adeta yolda uyuyabilecek denli doyup gevşemişti hepsi… Doğa üstü bir tür rahatlamışlık vardı yüzlerinde.
İçeriye girdi. Tertemizdi ortalık ve harika kokuyordu. Karışık bir gözlemeyi bir bardak ayranla, ardından çikolatalı keki, bir espresso eşliğinde içti.
Gevşemişti…
Sanki sarhoş olmuştu…
Sanki, keklerin içinde uyuşturucu vardı…
Ertesi sabah, kahvaltı zamanı ilk kez acıkmadığı için kahvaltıdan vazgeçmek zorunda kaldı; çünkü zorla dahi olsa boğazından geçmiyordu hiçbir şey
Tüm gün boyunca yüzüp yorgunluktan bitkin düşmesine rağmen hala acıkmamıştı. Yorulsa da; acıkmıyor, dahası boğazından su bile geçmiyordu.
Üç gün sonra, öldü. Tıpkı diğerleri gibi… Yavaş yavaş ve hissederek… Hissedemedikleri bir şey yüzünden…
Bir ihtiyaç…

Kategoriler
edebiyat Genel

06.09.2018

Kendi ellerimle yaptığım hindistan cevizli çikolatamı yerken onu düşünüyordum. Tuhaf kişiliğini, dolayısıyla da tuhaf amaçlarını…
Astronomi okumasına rağmen, belki de bunun için zamana, zaman kavramına takmıştı. ‘Hora Usta’nın Yeri’ adlı dükkanında, bizzat ürettiği, oradan buradan bulduğu, tasarlayıp bir yerlere ürettirdiği binbir çeşit, vintage, retro, zaman ötesi… her zamana göre ürünler satardı. Bir antikacı dükkanı demek buradan beklentileri değiştireceğinden, burayı zaman temalı bir dükkan şeklinde tanımlamayı uygun bulduğunu söylerdi her fırsatta.
Yaptığı bu iş, sattığı bu şeyler, okuduğu ve okumakta olduğu branşla pek ilgisi yokmuş gibi görünse de; burası, onun hayallerindeki sahip olacağı şeyin küçük bir simülasyonuydu bir nevi.
Zamanlar arası seyahat etmek… İşte hayali buydu ve bunun kuasar adlı gök cisimlerinin keşfedilmesiyle olacağını iddia ediyordu. Tıpkı bir deniz feneri gibi, orada öylece ışıldamaları ve onlardan birisine ulaşamamak deli ediyordu onu. Kuramsal olarak çözmeye çalışıyordu sırlarını; ama olmuyordu işte. O da; bir gemi inşa etmeye karar vermişti. Işık yılları aşabilecek bir gemi…
Yapmıştı da dediğini… Bana da; onun dükkanını beklemek ve yerini bellediğim en yakın kuasarı gözlemek kalmıştı.
Ya da; belki, bir gemi de kendim inşa edebilirdim. Onu özlemiştim. Kuasar takıntısını da… Ne vardı yani? Benim takıntım da oydu işte. Hem gemiye ilişkin her şeyi biliyordum. Zannedeceğiniz gibi işsiz güçsüz, vasıfsız birisi değildim. Sadece takıntılarım, takıntım vardı ve birçok insanın aksine, onun peşinden gitmekten korkmuyordum. Gerçi yıllarca korkmuştum; ama en azından, artık korkmuyordum.
Geminin yapımını bitirip; dükkanı kapadıktan hemen sonra, sanki benim gerçekten kendisinin peşinden gidip gitmeyeceğimi test edip onaylamışçasına meydana çıktı.
Hem de; gerçek bir mamut dişinin bir parçasını ve sırt çantasında mamutun bir fotoğrafı olduğu halde.
Yazık ki, selfi çektirememişti.

Kategoriler
edebiyat Genel

13.06.2018

Bir şeylere başlamak zordur. hele ilk adımı atmak…
Korkudan dolayı oluşan o ölü toprağı ayaklarına dolanır. Korkarsın ve bahaneler bulursun. Bu da tembelliği getirir. O da ölü toprağını oluşturan taneleri…
İşte tam öyle bir dönümündeydim hayatımın.
Bir dükkan açmıştım. Hayatımda ilk defa bir dükkan işletecektim. Ne var ki ayaklarım geri geri gidiyordu.
Bir aktar dükkanına sahiptim bundan böyle. Mis gibi kokular arasında olacaktım ve kendime çalıştığımı, bunun bir iş olduğunu, insanlara verdiğim her şeyden sonra ücretini almak zorunda olduğumu hatırlatıp durmam gerekecekti.
Fatura kesmeli, vergi ödemeli, hesabıma kitabıma dikkat etmeliydim.
Diğer şeyler hep yaptıklarımdan ibaretti zaten. Bitkilerin yarar ve zararları konusunda araştırma yapmalı, onları insanlara anlayabilecekleri dilden sabırla anlatmalıydım. Yaşlılara öncelik vermeliydim. Malımı iyi dağıtımcı ve şirketlerden almalıydım elbette.
Sakin olmalıydım. Komşularımla iyi anlaşmalı, esnafların oluşturduğu çevreyi hızlı tanımalı, dedikoduya malzeme olmayıp dedikodu yapmamalıydım.

Böyle demek, bunları sıralamak kolaydı da; korkuyordum işte. Sıkıntımın bilmediğim bir yerden gelmesinden ürküyordum. Hırsızlıktan, dükkanın doğru yerde açılmamış olmasından, yanlış bir hesaptan…
Korkuyor ha korkuyordum.


İlk gün, tam on kiloluk karışık kuru yemiş satılmış, kitapçı dükkanı olan bir komşumla karşılıklı birbirimizden etkilendiğimizi hissetmiş, sırnaşık bir dilenciyi geri çevirip onun bedduasını almış, bakkalla samimi olacak bir dostluğa başlamış, çaycıyla birbirimizden hazzetmeyeceğimizin karşılıklı idrakine varmamıza rağmen birbirimizle muhatap olacağımızın bilinciyle bunun pek üzerinde durmamış, kırtasiye dükkanının sahibinin oğlunun meraklı didiklemelerinden baharatlarımı zor kurtarmış ve daha pek çok şey yapmıştım. Bir de bakmıştım ki, korkum yerini bambaşka şeylere bırakmış. Aşure kadar karışık, olsa da; sevdiğim işi yapmanın huzuruyla tatlandırılmış bir şeylere.

Kategoriler
edebiyat Genel

09.05.2018

Onu unutamıyordum. Bunu da anlayamıyordum. Görüşmediğimiz yılların sayısı on sekizdi ve ben onu unutamıyordum. Hani gözden ırak olan gönülden de ırak olurdu?
Onunla tanıştığımda tam on beş yaşındaydım. Kitapçıda çalışıyordu.
Dükkandan girdiğimde kitapların kokusu muydu beni etkileyen; yoksa onun varlığı mıydı, emin olamamıştım. Satılan kitapların hiçbiri kullanılmış değildi. Ben sevmezdim; ama kitabı almak zorundaydım. Kitabımı bulabilmek için rafların arasında gezinirken ona yaklaşmıştım. Arkasında duran rafta kitabı gördüğümde ona yaklaşıp kitabı aldım. Onunla konuşmak istiyordum. Ellerinin ve dişlerinin beyazlığı dükkanın dekorunun koyuluğunda sırıtıyordu. Bana gülümsemeseydi dişlerinin beyazlığını görmem olası değildi.
Kitabı kasaya götürdüğümde onu okuduğunu ve beğendiğini söylemiş, benimle konuşmak istediğini göstermişti. İşim bitmiş olsa ve zamanım olmasa da; gidememiştim. Ben de onunla konuşmak istiyordum. Yüzündeki ifadeyi sevmiştim. Gözlerindeki konuşmak isteyen, bunu benimle yapmak isteyen, benden etkilenmiş olmasını gizlemeyen; ama çok da vurgulamayan ifadeden hoşlanmıştım. Onu tanımak istemiştim. Saçının ve gözlerinin renginden hoşlanmıştım. Kitapların kapaklarına yakışırdı bence. Gerçi beni etkileyen onun saçları ve gözleri değildi. O, bahaneydi. Etkilendiklerimi saymaya çalışmaktansa, herkesin etkilenebileceği şeylerden bahsedip onlardan etkilendiğimi söylemek kolaydı.
İşimi gücümü bırakıp onunla sohbet etmeye başladığımı itiraf ettiğime inanamıyordum; ama bunu yapmıştım. Oysa ödevimi yetiştirmem gerekiyordu. Onun da işi vardı; ama insanlar soru sormak için gelmemişti. Bu bizim için harikaydı.
Konuşurken ağzının oynayışı dahi hoştu. Söyledikleri insanın ufkunu açıyordu. Benim söylediklerimi önemsediği belliydi. Birimiz konuştuğumuzda, konuyu diğerimiz geliştirebiliyordu. Konuşulanlar yarıda kalmıyordu. Konuşmak için konuşmuyorduk ve konuştuğumuz konuları ikimiz de geçiştirmiyorduk.
Kitap okumayı seviyordu ve bu konuda içtendi. Birbirimizi geliştirebilirdik; çünkü ikimiz de birbirimizi dinleyebiliyorduk. Dinlemenin önemini anladığını hissediyordum. Sırf o bile benim için kafiydi.
Ne var ki, dükkandan çıkmak, ödevimi yetiştirmek zorundaydım. Ona veda edip ayrıldım…


Bulamadığım bir kitabı aramak için dükkana geldiğimde onu görememek hayal kırıklığı olmuştu. Yoktu. Bir bahanem olmadan gittim ve o yine yoktu dükkanda.
Dükkandakilere onu sorduğumda hatırlamadıklarını söylediklerinde, kendimden şüphe etmeye başladım. Hayal görüp görmediğimi sorgular olmuştum.
Belki de bu şüphe yüzünden onu unutamadım.

Kategoriler
Genel

27.04.2018

Yağmurda şemsiye, yazın hasır şapka, genel itibariyle çakmak ve anahtarlık satardım kalabalık bir meydanda… Tabii eğer zabıtalar beni rahat bırakırsa…
Her yarım saatte bir gelirlerdi ve ben, ben ve diğerleri, kaçardık onlardan. Düşmandan kaçar gibi…
Bazılarımız da kavga ederlerdi; ama bir tek kişiye üç kişi saldırdığından, çoğunlukla dayak yiyen ve malınnı kaybeden o olurdu.
Neden bizi rahat bırakmazlardı? Devletin bekası için mi? Hayır, şaka mı yapıyorsunuz! Elbette hayır… Yakaladıklarının malını alırlardı. Sonra ceza yazarlardı ve vermezlerdi mallarımızı. Ardından malları depolarda biriktirir ve açık arttırmayla satarlardı. O paraya ne olurdu, en ufak bir fikrim yoktu.
Sokaklarda satıcı olmamasını istiyordu devlet. Oysa sokaklarda tezgahlar vardı. Dükkan sahiplerinin tezgahları…
Sokaklarda şiddet olmamasını istiyordu devlet. Oysa zabıtalar vardı.
Bir gün, bir zabıtaya yakalanmıştım. Yağmur olduğundan şemsiye satıyordum. Tam yüz liralık malı kaptırmıştım.
İşte o an içimde bir şeyler kırıldı ve birkaç aydır düşündüğüm şeyi yapptım. Üst düzeylerde olan bir arkadaşım bana bir şekilde borçlanmıştı. İşte o zaman önermişti bu fikri. Eğer istersem beni zabıta olarak devlete yerleştirebileceğini söylemişti. Hem de gayet ciddiydi.
İşte o an, telefonumu elime alıp düğmeye bastım. Bir haftaya kalmamıştı yerleştirilmem.
Artık, devletine sadık, iyi bir zabıtaydım.