Kategoriler
edebiyat Genel

23.01.2020

Tüyler ürperten bir rüzgar vardı sokağın girişinde. Sanki bir korku tünelinin girişiydi burası. Sokağın sonunda ne vardı? İnsan hem merak ediyor hem de girmekten korkuyordu. Ne var ki girmesi gerekiyordu. Bir paket bırakması lazımdı bu sokaktaki bir apartman dairesine. Aslında böyle şeyleri düşünemeyecek kadar çok yere paket taşımıştı. Zamanı da yoktu zaten; ama bu rüzgar…
İlk adımını attı. Sanki bir şeyler, rüzgarın içindeki bir şeyler onu uyarıyordu girmemesi için. Mecburdu. Adımını, diğer ayağıyla tamamladıktan, iki ayağını da aynı hizaya getirdikten sonra tekrar aynı ayağını ileriye gönderdi. Gönülsüz bir akıncıydı ayağı; ama emir büyük yerden gelmişti.
Artık diğer ayağı onun önündeydi ve bir akışa girmişti ikisi. Elleri de onlarla koordineli bir şekilde sallanıyordu. Paket sırt çantasındaydı. Paketi düşündü. Kıpkırmızı bir poşeti vardı dışında. Acaba içinde ne bulunduruyordu?
Bir serçe önünden sekerek yürüdü gitti. Rüzgara nasıl dayanıyordu bu küçük kuş? Bir serçe kadar olamamış mıydı? Sırt çantası onu geriye çekerken; hızlandı.
No yirmi üç… No yirmi üç…
İşte! Bulmuştu. Kapı da paket gibi kırmızıya boyalıydı. Hem de aynı tonda bir kırmızıya… Şaşırmadı, huylandı.
Uyuz kokusu burnuna kadar gelen bir köpek oracıkta, kapının önüne yatmıştı. Tam geçeceği yola. Acaba paketi köpeğin yanına bırakıp gitse miydi? İmza… imza alması gerekiyordu ama.
Köpeğin yanından geçmeye çalıştı, olmadı. Ayağıyla hafifçe dürtmek zorundaydı. Onurunu kırmak istemiyordu hayvancağızın. Bir de kim bilir ne kadar zor bulabilmişti bu rüzgarda bu kuytuyu. El çırptı o da. Yavaşça… Köpek kalktı. Yavaşça…
Daire dört…
Zilin üzerinde bir şey yazmıyordu. Düğmeye bastı. Ses çıkmadı. Dairenin kapısındaki zilin sesi nasıldı? Bu durumda bile merak edebiliyordu bunu. Daire kapısı açılmışsa bile her zaman, mutlak basardı zillere, yanlışlıkla yapmış gibi… Onun da merakı buydu.
Yukarı çıktığında dairenin kapısı kapalıydı. Zile bastı. Şu eski ziller gibi ‘zırrrr’ diye çalıyordu. Artık yoktu böyle ziller, gülümsedi. Rahatlamıştı.
Kapıyı açan kadının elbisesi bembeyazdı.
‘Paketiniz…’
Kadını beklerken sırt çantasını sırtından indirmiş, paketi çıkartmaktaydı. Bir de küçük gözden imza kağıdını…
Paketi alıp yere bıraktıktan sonra, hiç ses çıkartmayan kadın kalemi aldı, imzasını attı.
Paketi alıp eve girecekken paket aniden tuhaf bir ses eşliğinde yırtıldı. Kadın telaşlanmıştı. Yere baktı ve yerde bir ruh çağırma tahtası gördü. İkiye ayrılmıştı… Tahtanın içi oyulmuştu ve bir sürü kurtçuk zemine dağılmaktaydı. Tuhaf kurtçuklar…
Ayaklarını yere vurdu ve kurtçukları ezmeye çalıştı. Sanki silikondan yapılmışlardı. Bütünlüklerini koruyor, ölmüyorlardı. Kurtçukların derdi sadece kaçmaktı.
Onun da…
Oradan kurtulduğunda düşündüğü şey; rüzgarı belki de onun, taşıdığı bu paketle getirdiği idi.

Kategoriler
edebiyat Genel

03.11.2018

Bir hırsız oluşumun bir sürü insan için önemli olduğunu biliyorum. Hatta diğer hırsızlar için dahi önemli olsa gerek. Yani evet, hırsızlar arası bir dayanışma olsa da; hangimiz hangimize gerçekten güveniyoruz ki hırsızlar arasında? Ben kimseye güvenmiyorum. Hırsız hırsızdan çalmaz edebiyatına zerrece inanmıyorum. Yok öyle bir dava kardeşim! Niye çalmasın ki? Ona bakarsan herkes hırsız… O zaman kimse kimseden çalmasın. Bu saçmalığa da hep ayar olmuşumdur ha.
Zenginden alıp fakire verme zirzopluğu da; dediğim gibi zirzopluktan başka bir şey değil. Ulan sen kim oluyorsun da birisinin zengin olduğuna karar veriyorsun? Parası çok olmak mıdır zenginlik? Yahu hep saçmalık bunlar. Hangi birisinden tutayım da saçmalığının nedenini açıklayayım sana?
Adamın parası çoktur tamam, parasıyla abudik gubudik şeyler yapıyordur, o da tamam. Tamam, tamam da; o adam belki bu şeyleri bir şekilde bir mantığa bağlayarak yapıyordur. Mesela, bir kadına altın iç çamaşırı almasının bir mantığı vardır. Olamaz mı lan?
Şimdi sen bir fakiri zenginleştirdin… Ne bileceksin onun cebine giren üç-beş kuruşun onu bozmayacağını?
Onun için kardeşim, bırak fakiri fakir olarak kalsın. Zenginden de; yani parası çok olandan da biraz tırtıkla kendin için yeter.
Kahramanlığa soyunma yani, öyle yaparsan hep bunu beklerler bu kan emiciler. Gerçi ben sana niye laf anlatıyorum ki? Tribinlere oynamak işine geliyor işte. Domuzuna yapıyorsun. Bunları bilmiyor musun sanki, Biliyorsun…
Eee… Konuşuyorum işte boş boş.
Diyeceğim şeyi unuttum senin yüzünden. Robin bok bozuntusu…
—Bir kadeh daha ver lan meyhaneci! Çabuk!
Adamın adını biliyorum aslında da meyhaneci demek hoşuma gidiyor. Ne yapacan adını? Güzel de bir isim değil zaten. Onun olup olacağı meyhanecilik işte.
Hah… Bir hırsız oluşum bir sürü insan için önemli diyordum. Hem de tahsil görmüş bir hırsızım ha ben. Üniversite bitirdim. İlahiyat…
Ya, öyle işte…
Şimdi merak ediyorsundur sen, bu niye hırsızlık yapıyor diye?
Anlatmayacam onu. Domuzluk değil mi, anlatmayacam. Ben hırsızlık yapmayı seviyorum, bir sıkıntım yok. Şarabı da seviyorum, onda da bir sıkıntı yok.
Ben sana ne anlatacam biliyon mu? Aslında senin de bir hırsız olduğunu anlatacam.
Tüh, anlattım bile be.
EEE, anlattım zaten. Şimdi çık kızıl saçlı yarimle aramdan, beni ayar etme, kafamı bozma yani.
Bak edebiyat da yaptım, şaraba ‘kızıl saçlı yarim,’ dedim. Yaa…
İyi ki yanımda değilsin ha. Eğer yanımda olsan, kesin ‘ilahiyat okumuş adam hırsız mı olur?’ diye başlar, nedenini nasılını sorup benim sabrımdan yürütür, sonra da hırsız olmadığını zannetmeye devam ederdin.
Köftehor seni.
Git lan, içecem işte bir kadeh daha, sonra da zıbarır yatar, gece yarısı da karşıdaki evdekiler zıbarırken ordan bir şeyler uçururum.
Zıbaran zıbarana, uçuran uçurana zaten. Ne kafamı bozuyon!

Kategoriler
edebiyat Genel

28.10.2018

Edebiyat öğretmenimiz rahat adamdı. Bizi eski sözcüklerle çok fazla zorlamaz, ‘ne demiş bilmem hangi şair,’ gibilerinden, uzun uzun beyit ya da dörtlükleri sıralayıp kafamızı şişirmezdi.
O ‘edebiyat’ sözcüğünün kökünün dahi edebiyatı daralttığını söylerdi. Onun yerine ‘yazın’ demek istemese de; öyle demek zorunda kaldığını söylerdi. ‘yazın’ dediğinde öz Türkçeciymiş gibi yaptığını düşünürdü; ama ‘edebiyat’ sözcüğünden hiç hazzetmediği için bunu göze almıştı. Öz Türkçecilerin de abarttığını savunurdu. Her şeyi ölçüsünde severdi o. Eskiyi abartmamamızı, eskinin bizim mirasımız olduğunu sanıp; bilinmezliğin, kalıpların ve yabancılaşmanın içinde yuvarlanmamamızı öğütlerdi. Bunun aksini de yapmamamızı söyler, eskinin güzelliğini tamamen atmanın cinayet olduğunu düşünürdü.
Eski sözcükler hakkında bizimle uzun uzun konuşurdu. Telaffuzdan ya da harflerin yazılışından çok sözcüklerin köklerinden anlamlarına inerdi.
Sadece galat-ı meşhurlardan söz etmez, bunu yapsa da; mesela ‘sukut-u hayal’ sözcüğündeki ‘sukut’ ile hep zannedilen ‘sükut’un arasındaki farka iyice kafa yorar ve yordurturdu.
Bunu yaparken; yani bize ders verirken; yazmamızı öğütler, aramızdaki yazıp çizmeye çalışanlarla çok fazla ilgilenirdi.
Bunun nedenini şöyle açıklardı:
‘Edebiyat/yazın, yazan insanların birikimidir sadece. O birikime göre verirler derslerini hocalar, o birikimin dışına hiçbir hoca, eleştirmen ya da tarihçi çıkamaz. Sadece bir yazar çıkabilir. Ben size aletleri, yani sözcükleri ve bu aletleri kullanmanız için bilmeniz gerekenleri söylemeye çalışıyorum ve sizden bu birikimin üstüne bir şeyler daha koymanızı, yapabilirseniz ya da yapmak isterseniz, koyduğunuz bir tuğlayla bu birikimi yıkmanızı ve aynı birikimden yepyeni bir şey inşa etmenizi ümit ediyorum…’
Ben de yazmaya çalışırdım. Onunla birlikte uzun uzun yazdıklarımı değerlendirmek, çok hoşuma giderdi. Yazmayan arkadaşlarımız da bizim yazdıklarımızı değerlendirirdi.
Ta ki, içimizden birisi onu şikayet edip görevden aldırana kadar. Sadece şikayet etse herhalde görevden alınmaz, uyarıyla geçiştirilirdi. Ne var ki, o iftira atarak işini sağlamlaştırmayı tercih etmişti.
Kim olduğunu öğrenemedik. Öğrensek ne yapardık bilmiyorum; ama öğrenmek iyi olurdu herhalde.

Bir gün, bir yayınevinde editör olarak çalışacak kadar büyümüşken; onu gördüm. Bir sahafta çalışıyordu. Belki de sahaf onundu; çünkü dükkanın adı ‘Bohçacı’ idi. Tıpkı onun hayal ettiği gibi.
Selam vermek için dükkana girdiğimde, yanında hep eleştirdiği bir arkadaşımı görmüştüm. Şaşırmıştım; çünkü bu arkadaşımız hocamızı hiç sevmezdi ve şikayet edenin o olduğunu birçok defa düşündüğümüz olmuştu.
İkisi de beni tanıyıp kahve içmemi teklif etti. Oturdum, bir sade kahve ısmarladılar. Beklerken hoca benden haber aldığını, bir editör olmaktan çok daha iyi şeyler yapıp en azından bir kitap üzerinde çalıştığımı umduğunu yumuşak ve gururlu bir edayla söyledi. Doğruydu. Uzun zamandır bir kitap üzerinde çalışıyordum. Kitap bitmek üzereydi; ama kimseye bahsetmemiştim. Hocamsa beni uzun süredir tanıyor, böyle bir şey yapacağımı zaten biliyordu.
Arkadaşım bir iş için çıktığında, bana gülümsedi ve:
‘Doğru tahmin etmişsiniz, beni şikayet eden kişi o idi. Üstüne bana iftira atmaktan çekinmeyen…’
Sorumu yarıda kesip ekledi:
‘Ve tabii ki itiraf edebilen… İtiraf edebilmesi, kefaretini ödemesi için izin vermeme yetti. Bu çocuk yazmak istiyor; ama bunu başaramıyordu. Tıpkı benim gibi ve tıpkı benim gibi, bir dükkanda, yazanlara cephane olan birkaç kitap satarak; kendisini bir şekilde tatmin etmeye çalışıyor.’
‘Sizin eski işiniz bundan çok daha iyi değil miydi hocam?’
Bu soruyu sorarken arkadaşımızı nasıl affedebildiğini merak ederek sormuştum. Acısını körüklemek değildi amacım.
‘Evet… Bu da benim kefaretim… Kendim gibilerin sizlerin yanında üzüleceğini, sizleri kıskanabileceğini düşünmedim ve sadece sizlere ilettim tüm birikimimi. Onlarsa kenarda kaldılar ve içlerinden biri olan o, bir şey, herhangi bir şey yaparak buna bir dur demek istedi. Bu bir şey, beni şikayet etmek, bana iftira atmak kadar kötü bir şeydi; ama bir şeydi.’
Anlamıştım.