Kategoriler
edebiyat Genel

01.12.2019

Kahvenin sadece kokusunu sevsem de; o ikram ettiğinde bal gibi gelirdi. O da bana hep kahve ikram ederdi. Kendisi çok severdi çünkü. Ben yanına gittiğimde her defasında kahve içiyor olduğundan bana da ikram etmesi son derece doğaldı. Ben de onunla daha fazla zaman geçirmek için, bir de tadı bana acı geldiğinden yavaş yavaş içerdim. Ne kadar çelişkiliyim değil mi? Bir kahvenin bal gibi geldiğinden bahsediyorum bir acı olduğundan. Aşk işte… İnsanı böyle çelişkili konuşturan hep o!
Ona aşıktım eğer anlamadıysanız. Ne var ki; o beni sıradan biri olarak görüyordu bence. Buna üzülmem gerekiyordu belki; ama belki emin olmadığımdan belki de kabul etmek istemediğimden bunu sadece bir ihtimal olarak görmek istiyordum. Yine de bana olan davranışları son derece aldırışsızdı, görebiliyordum bunu. Belki de öyleymiş gibi yapıyordu; ama bu tür umutlarla yıpranamayacak kadar yıpranmıştım. Kalmamıştı ki bir şey içimde! Sadece sevebiliyordum o kadar. Umut lüks gibi geliyordu artık. Ne yazık!
Bir gün yanına gittiğimde ilk defa kahve içmek yerine ileri geri volta attığına şahit oldum. Bir şey değişecekti, halinden sezebiliyordum. Kapı koluna asılmış bir elbise gördüğümde iyiden iyiye emin oldum. Bir askıya asılmış olan elbisenin önünde bir ileri bir geri volta atan bir adam kesin aşık olmuştu. Elbisenin boyutuna bakılırsa bana değil…
Yine de sordum.
Evet, artık kahve içmeyecektim.

Kategoriler
edebiyat Genel

11.08.2018

Yürüyüş yapmayı çok sevdiğinden herhangi bir yer tercih etmeksizin yürürdü. O gün de kayalık bir anda yürümeyi ve yer yer tırmanış yapmayı tercih etmişti. Parası yoktu; ama her şeyi basitleştirirdi o. Otostop yaparak ilerler ve çoğu yerde de yürürdü. Böylece hem ilerleyebiliyor, hem de değişik yerlerde yürüyüş yapabiliyordu.
O gün de her zamanki gibi, dikkatli ve keşfedip öğrenmeye hazır gözlerle etrafına bakarken; yüksek bir kayanın tepesine kondurulmuş, o ana kadar hiç görmediği denli devasa bir kuş yuvası gördü. Hemen tırmanmaya başladı. Her ne kadar parası olmasa da; tüm teçhizatı yerindeydi.
Yuvaya ulaştığında, yuvanın kenarında, dokunduğun an ölecek kadar ölüme yaklaşmasına rağmen çok güzel, çok çok güzel, yaklaşık bir keçi boyutlarında, kanatlarının genişliği tahmin dahi edilemeyecek bir kuş gördü. Masallardaki zümrüdü anka gibiydi kuş. Ateş kızılıydı tüylerinin büyük bir kısmı. Diğer tüyleri de… Öyle ton farkları vardı ki tüylerde, rengarenk sözcüğü bile hafife almış olurdu bu tüylerdeki renk zenginliğini.
Bu tüyleri görecek olan her erkek gibi, sevdiği kadına bir elbise yapmaya karar verdi o da.
Ve, ölmek üzere olmasa onu bir pençe darbesiyle yerle bir edecek olan kuştan, teker teker, zerre acımadan; söktü tüyleri. Sonra da onları, aşık bir erkeğin özeniyle ördü. Artık dolaşmasına gerek yoktu. Otostopla onun, sevdiceğinin olduğu yere, müstakbel yuvalarına geri dönüp elbiseyi ona sundu.
Kız çok mutlu olmuştu. Haftalarca üzerinden çıkartmamıştı başkasında asla olamayacak olan elbisesini.


Zaman geçti ve kuş öldü…
Ölür ölmez de yeniden doğmak için yanmaya başladı. İşte o an, adamla kadın birbirlerine sarılmaktaydı. O hemen kadını bıraktı. Kadınınsa elbiseyi üzerinden çıkartabilme gibi bir şansı yoktu. Adamın gözleri önünde, diri diri yandı.
Kuşa ait tüylerse, nazlı nazlı esen rüzgarda, hiç aceleleri olmadan; kuşa geri döndü.