Kategoriler
edebiyat Genel

25.04.2018

Gündelikçilik yaparak hayatını kazanıyordu. Tam yedi ayrı eve gidiyordu. Evlerin hepsi haftada bir temizlik yaptırdığı için iki ev hariç, pek yorulmuyordu.
Pazartesi günleri gittiği ev çok güzel kokardı. Bir tek kişi yaşardı evde. Çok az konuşan bir kadın… Bu kadın ona parfüm yaptığını söylemişti. Temizlik malzemeleriyle haşır neşir olmak istemediğinden temizliğini yapması için birisini tutuyordu. Evin bir odasını atölyesi olarak kullanıyordu ve o odaya ondan başka kimsenin girmesini istemediğini daha ilk dakikada söylemişti. Temizlik malzemelerini kadın kendisi alıyordu. Muhtemelen kokularına göre seçiyordu. Gerçi iyi temizliyordu. Hatta diğer evlerde de aynı markaları kullanmaya başlamıştı gündelikçi.
Kadınla aralarında, kendisi temizlik yaparken çoğunlukla evde bulunmasına rağmen pek iletişim kurulmuyordu. Bazen kadının atölyesinden çıkıp ona bir parfümü koklatmak istediği zamanlar oluyordu. Bazen de kadın odasından çıkıp: “Aman ha, Münevver Hanım, sakın dinlenmeyi unutmayasın. Evde ne istersen var, çekinme. Canın bir şey isterse de söyle…” derdi. Az konuşurdu; ama cömert kadındı vesselam. Aslında kadının cömertliğinin nedeni “bana bulaşma da; ne yaparsan yap,” diye düşünmesiydi. Oysa, parasını verdiği taktirde bulaşacağı zaten yoktu. Bu cümlelerin, hep aynı tonla ve aynı sözler söylenerek; plak gibi tekrarlanması, cömertlik için sarf edilmiş sözler olsa bile, bu hareketin amaçladığı şeyi düşündürmemesine neden oluyordu. O kadın da öyleydi işte.
Salıları pis ve dağınık bir adama gidiyordu. Bu adam onu yoran iki kişiden birisiydi. Bir kere ona sarkmaya bile yeltenmişti. Bereket ki evde çok nadir bulunuyordu.
Çarşamba çok çocuklu bir öğretmene gidiyordu. Dip köşe temizlik yapmak için. Bu ev de çok güzel kokuyordu. Çocukların oyuncaklarına rastlamak ona tuhaf hissettiriyordu. Onun çocuğu yoktu. Kocası da terk etmişti zaten; ama bunu hiç kimseye söylememiş, bir kocası varmış gibi davranmak ona daha mantıklı gelmişti. Diğer seçenek dul bir kadın olduğunu itiraf etmekti çünkü…
Perşembe, elektronikle uğraşıp memurluk yapan otuzlarında bir adama gidiyordu. Genelde elektronik malzemelerine özen göstermesi için tembihlerdi onu. Bu evde de o sorunlu iki kişiden biraz daha az olsa da epey iş çıkardı. Adamın işten geldiği saatlere kadar kaldığından onunla karşılaştığı zamanlarda, adam ona yaptığı elektronik cihazları falan gösterirdi bazen.
Cuma günlerinde gittiği üniversiteli kız , iki kişiden diğeriydi. Bir kere parfümünün, daha doğrusu deodorandının kokusundan nefret ediyordu. Kremli bir deodorant olduğu için giysilerinde leke çıkartmasının yanı sıra çok fazla sıktığı için kokusu da gitmiyordu bir türlü ve bir de terle karışınca… Gerçi deodorant dediğin ter kokusunu engellerdi; ama bu öyle yapmıtordu işte. Terin daha da kötü kokmasına sebep oluyordu.
Sadece onunla da kalmıyordu. Bu kız temizlik kurallarından bihaberdi resöen. Eve gyakkabuyla girdiği bile vakiydi.
Üstelik kibarlıktan nasibini almamış, ona davranış tarzına bakılırsa iğrenç bir sınıf bilinciyle büyümüştü.
Cumartesileri, evini çok az kullanan bir hemşireye gidiyordu. Birkaç kere görmüştü bu kadını. Üzerinde bitmez tükenmez bir hüznün getirdiği bir bitkinliği taşıyordu kadıncağız. Her nedense ona acımıştı.
Ve pazar günleri…
Pek kullanılmayan, pek kirletilmeyen bir eve gidiyordu pazarları. Yemek pişiriyordu orada. Bir kişilik, bir haftalık yemekler. Çok küçük bir ev olduğundan pek bir işi olmuyordu bu evin. O hemşirede olan hüzün, bu evde de vardı. Belki de evin sahibinden ötürü… Terk edilmiş bir kadındı evin sahibi.
Temizleyip para almadığı tek ev buydu.

Kategoriler
edebiyat Genel

12.12.2017

Kendi halimde yürürken duyduğum tuhaf bir ses çıkaran bir kuş sesi kulağıma çalınmıştı. Gerçekten bir kuşa ait olup olmadığından tam olarak emin değildim de; bir kuştan çıktığını düşündürüyordu insana. Diğer taraftan, o kadar farklı bir sesti ki, bu sesi çıkaran kuşu merak ediyordu insan. Kuşsa tabii…
Etrafa baktım; ama nereden bulacaktım ki küçücük kuşu. Kim bilir neredeydi.
Yine de gözlerim ve kulaklarımla etrafı taramaya devam ettim.
Bu arada, bir kuştan çıktığını varsaydığım ses, eski avize camlarının birbirlerine vururken çıkardığı o kalın cam sesine benziyordu. Ona biraz çınıltı, biraz yankı ekleyin… Ha işte, duyduğum ses tam olarak öyle bir şeydi.
Bir telefon kulübesinin üzerinde parlak bir şey gözlerime ilişti ve içim adeta o an hop etti. Galiba kuşu bulmuştum. Buna emin olacak hiçbir veri yoktu elimde; ama hissetmiştim işte bir şekilde.
Kulübeye doğru yürümeye başladım. Gözlerimi ayırmadan… Kuş her an uçabilirdi neticede. Ne var ki, kuş öylece durmakta, sanki beni beklemekteydi. Nitekim ben yaklaşınca havalanıp göz hizamda kanatlarını, bir dolu değerli taştan yapılmışçasına parlayan kanatlarını, yavaş yavaş açıp kapayarak bekledi. Ardından bir anda, teklifsizce, omzumda belirdi. Rüzgarı tuhaf kokuyordu. Yeni alınan elektronik bir cihaz gibi…
Bu koku burnumda belirir belirmez bir tuhaflık olduğunu anlamıştım; ama geç kalmıştım.
Kuşun boynumu gagalamasından sonrasına dair, yere çarpışımdan başka bir şey hatırlamıyorum.
Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre sonra kendime geldiğimde, bir masada, ameliyat masasındaydım. Yanımda, hareketsiz, içi boş, bir kuş vardı. Güzel, renkli, parlak bir kuş… Diğer kuşla birbirlerine çok benzeseler de; tüylerinin renk ve desenleri çok farklı, materyali, organik görünse de; cansız bir kuş. Elektronik bir kuş…
Kulağıma, ya da doğrudan doğruya zihnime fısıldandığına göre, o kuşu benim ruhumla dolduracaklardı.