Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Üçüncü Bölüm: (26.04.2018)

Çizmelerinin içinden tıka basa dolu iki torba, onları açtığında da içlerinden, iri parmaklı bir adamın baş parmağı boyutlarında elmaslar çıkmıştı.
“Bunlar size ait.”
“Sadece sizi öldürdüğüm için mi?”
“Evet… ve kimseye bir şey anlatmamanız için.”
“Birisinin beni sorguya çekme ihtimali mi var? Bana güvenmiyor musunuz? Ya da…”
“Her ihtimali düşünmek zorundayım…”
Handan hafifçe gülümsedi. Adamdan izin alarak elini torbalardan birisine daldırıp bir elmas aldı. Masanın üzerindeki bronzdan yapılmış bir kuğu biblosunu aldı ve kaşla göz arasında aldığı elmasa bir… iki… üç… kere vurdu. Elmas, yani o sertliğiyle ünlü, kırılmaması gereken şey, kırılmıştı…
Sözcüklerini, elinden bir kaza çıkıp adamın kemiklerini kırmaktan korkarcasına tane tane sarf etmeye koyuldu Handan:
“Beni şaşırtan, bu kadar aptal olabileceğini düşündüğünüz birisine kendi canını alacağı ve iz bırakmayacağı konusunda güvenmeniz… Beni tanımadığınızdan, bu kadar aptal olduğumu düşündüğünüz için size kızmıyorum. Yani kendi üzerime alınmıyorum. Yine de nasıl bu kadar … aptal olabileceğinize, bir türlü akıl sır erdiremiyorum!”
“Peki nasıl anladınız?”
İşte şimdi sinirlenmişti Handan. Bu kez sinirlenmişti; ama kontrolünü kaybetmemeliydi bu salak adamın karşısında. Sahi, epey uzun zamandır sinirlenmemişti. “Öfke çoğu zaman insanın aklını bulandırır; ama bazen de yaşadığını hissettirir,” diye geçirdi içinden. Acaba adama cevap verse miydi? Susmaya karar verdi… Sözde elmasın içine ne gizlemişti acaba bu aptal? Kırıkların arasından fil dişine benzer bir materyalden yapılmış bir zar çıktı. Her yüzünde başka bir şey olan bir zar. Bir yüzünde bir sayı, bir yüzünde çizgiler, öbür dört yüzünde de birer harf bulunuyordu.
Hemen diğer elmasları da kırmaya, zarları yığmaya başladı.
Adamsa aptal aptal bakmaktaydı Handan’a. Handan bu işi yaparken, ansızın, normalde sormayacağı bir şeyi bu kez sorması gerektiğini kavradı. Bu iş oldukça ciddi görünüyordu çünkü.
Elleri sahte elmasları kırmakla uğraşırken dikkatini adama, kendisinin soracağı soruya vereceği cevaba yöneltti:
“Size adımı kim verdi? Beni nereden buldunuz…”
Bu sorusunun cevaplanacağını umuyordu Handan; çünkü bu adam zaten ölmek istiyordu. Dolayısıyla can güvenliğini düşünmek gibi bir sorunu olmayacaktı. Nitekim adam bir isim vermişti. Bu ismi adama göstermeden oldukça gelişmiş olan bilgisayar sistemine bağlı saatine yazdı. Müşterilerini hatırlamazdı Handan. Belki de tek zaafı buydu. Ya da en büyük gücü. Hatırlamak istemediği için değil… Hiçbirisine hatırlayacak kadar önem vermediği için… Onun mesleğinde bu çok ağır sonuçları olabilecek bir durum olduğundan bu sistemi kurmuştu. Canı pahasına koruması gerektiğini, üzerinde büyük bir sorumluluk bulunduğunu bile bile… Gerçi kolundaki saatin bir düğmesine basmasıyla sistemi kurtarılamayacak şekilde çökertmeyi mümkün kılmayı ihmal etmemişti.
Üstelik bu saat onun dışında kimsenin elinde çalışmazdı…
İsim sisteminde bulunmuyordu. Adam yalan da söylemiyordu. Emindi, oldukça emindi Handan. Yalan söyleyen birisini tanımak konusunda hiç yanılmamıştı. Bu konuyu askıya almaktan başka aklına bir şey gelmiyordu şimdilik.
Tüm elmasları kırdıktan sonra zarlara göz gezdirmeye başladı. Adamsa sandalyesinde süklüm püklüm oturmaktaydı. Zarların ne işe yaradığını, anlamaya çalışma işini de erteleyen Handan, önce onlar hakkında alabileceği tüm bilgiyi toplamaya karar verdi. Zaten yapması gereken ilk iş de buydu; ama uykusuzluk… Asla dayanamadığı tek şey, aklını köreltmeye, öncelikleri konusunda kafasını karıştırmaya başlamıştı bile.
“Bu zarları nereden buldunuz?”
“Bulduğumda zar değildiler…”
“Elmasların sahte olduğunu bilmiyor muydunuz?”
“Biliyordum…”
“Peki öyleyse, bu sahte elmasları nereden buldunuz, onların sahte olduklarını size kim söyledi ve içlerinde bu zarlar olduğunu biliyor muydunuz?”
“Hayır…”
“Tam olarak ne biliyordunuz peki beyefendi?”
Sabrı iyiden iyiye taşmaya başlamıştı. Zaten adam öyle ya da böyle her şeyi açıklamak zorunda kalmıştı. Hala neden boşu boşuna işini zorlaştırmaya çalıştığını anlamıyordu.
“Aslında pek bir şey bilmiyorum…”
“O zaman neden kendinizi bana öldürtmek isterken bu elmasları benim başıma attınız? Hem neden ölmek istiyorsunuz ki?”
“Büyük bir hata yaptığım için… Çok büyük bir hata…”
“Beyefendi, burada bir dram filmi falan çekmiyoruz! Siz “büyük bir hata” deyip boynunuzu bükerken hüzünlü bir fon müziği olmayacak, arkada yaşadıklarınızdan kareler görüntülenmeyecek… Dahası ben gerçekten uykusuzum ve uykusuzken… Yani beyefendi, şu yaşadıklarınızı bana elinizden gelen en kısa ve öz haliyle anlatabilir misiniz acaba?”
Adamın hali içler acısıydı. Öfkelenmiş bir Handan gören herkesin olabileceği gibi. Kadın adamın üzerine yürümüştü çünkü ve onun bir kadın olduğu insanın aklına bile gelmiyordu o bunu yaparken. Adam, kendisini öldürtmek için tutmuş olsa da korkmuştu Handan’dan. Öldürmekten kötü bir şey yapabilir miydi ona, belki de bunu düşünmemişti bile. İçgüdüsel olarak korkmuştu işte.

Kategoriler
edebiyat Genel

21.04.2018

Yürüyen, yemek yiyen, konuşan, kavga eden, küsen, barışan, gülen, ağlayan… bir hazineydim ben.
Hayır… Şu kişisel gelişim teranelerinden bahsetmeyeceğim, ben gerçekten bir hazineydim. Şu masallardaki altın yumurtlayan tavuk gibiydim. Tek farkla ki; ben yumurtlamak yerine ağlıyordum. Bir fark daha vardı; ağladığımda hüznümün büyüklüğüne göre gözyaşlarımın türü değişiyordu. Bazen demir bile dökülüyordu gözlerimden mesela. Her nasıl oluyorsa, gözlerimden dökülen taş ve madenler yüzünden gözlerime herhangi bir şekilde bir zarar gelmiyordu. Gözlerimden çıkanları laboratuvarda test ettirdiğimde o maddelerin en saf hali oldukları anlaşılmıştı hem de.
Hayatım çok tuhaftı. Durumumu bilen insanlar sadece bu özelliğimden ötürü benimle ilgileniyorlardı ve bu beni üzdüğünden gözlerimden dökülenler kapış kapış gidiyordu; çünkü değerli taşlar dökülüyordu. Böyle oldukça da üzerime çektiğim niteliksiz ve beni üzen ilgi yoğunluğu fazla olduğundan, bu durum bir kısır döngü başlatmış oluyordu.
Bir gün, derviş olduğunu söyleyip dilenen birisiyle karşılaştım ve belki onun beni olduğum gibi sevebileceğini düşünüp kendimden bahsettim ona. Umduğum tek şey, beni normal bir insanmışım gibi açgözlülükle değil de muhabbetle sevmesiydi. Öyle ya, parayı değil, insanı, doğayı, dolayısıyla da tanrıyı seviyordu.
Oysa derviş en büyük tepkiyi göstermişti. Yüzüme tükürmüş, beni şeytanın ona gönderdiğini söylemişti bağırarak. Elindeki bastonla, ki işlevsiz, süslü bir bastondu, beni tartaklamıştı.
Keşke yanına gidip kendimden bahsetmeden önce elindeki süslü bastona iyice bakmadan kararımı vermeseydim.
İşte ilk elmasımı o zaman dökmüştüm gözlerimden.